<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-9" ?> 
  <rss version='2.0' xmlns:content='http://purl.org/rss/1.0/modules/content/' xmlns:wfw='http://wellformedweb.org/CommentAPI/' xmlns:dc='http://purl.org/dc/elements/1.1/' xmlns:atom='http://www.w3.org/2005/Atom'>
    <channel>
      <title>RESSAMIN PENCERESİNDEN-RESSAMCA. Yeni Makaleler</title>
      <link>http://www.ressamca.gen.tr/</link>
      <docs>http://blogs.law.harvard.edu/tech/rss</docs>
      <atom:link href='http://www.ressamca.gen.tr/rss/rss_a.php' rel='self' type='application/rss+xml' />
      <generator>Self-created application</generator>
      <description></description>
      <copyright>wWw.X-iWeb.Ru</copyright>
      <language>ru-ru</language>
      <item>
        <title>YARATICILIK VE ZEKA</title>
        <link>http://www.ressamca.gen.tr/readarticle.php?article_id=42</link>
        <guid>http://www.ressamca.gen.tr/readarticle.php?article_id=42</guid>
        <description><![CDATA[YARATICILIK VE ZEKA 
Hep şu sorular sorulmuş ya da sorulmaktadır: Yaratıcılığın zekâ ile özellikle ilişkisi nedir? Kişi zekâya sahip olmadan yaratıcı olabilir mi? Kişi, yaratıcılıkla hiç ilgisi olmayan yüksek bir zekâ seviyesi gösterebilir mi? Daha da önemlisi, yaratıcılık ve zekâ, birisi olmadan değerlendirilebilir mi? Kişi yeni bir bilgiyle karşılaştığında, bu bilgi zeki bir şekilde mi yoksa yaratıcı bir şekilde mi alınır ve çözümlenir?
Zekâ ile yaratıcılık, hele sanatsal yaratma söz konusu olduğunda, hep ayrı davranışlar olarak düşünülmüştür. &amp;#8220;Bir kişinin yüksek zekâsı yoksa bile, özel yeteneği var&amp;#8221; cümlesi, sözel ya da sayısal olmayan zihin karakteristiklerinin, zekâdan daha aşağıda &amp;#8220;yetenek&amp;#8221; olarak tanımlandığını göstermektedir (KIRIŞOĞLU, 1991).
Psikologların bir kısmı zekâyı &amp;#8220;soyut düşünme, olaylar arasında ilişkiler kurabilme, kendi kendini tenkit edebilme&amp;#8221; yetkinliği olarak tanımlamıştır. Başka bir kısmı zekâyı &amp;#8220;çevreye ve yeni durumlara intibak edebilme&amp;#8221; kabiliyeti olarak değerlendirmiştir. Daha başkaları ise zekâyı &amp;#8220;öğrenme kabiliyeti&amp;#8221; olarak tanımlar (ATALAYER, 1994).
Bilim adamlarının bazıları da, uzmanlık alanlarına göre, zekânın belli bir yönüne ağırlık veren tanımlar yapmışlardır. Örneğin, biyologlar zekâyı &amp;#8221;çevreye uyum yeteneği&amp;#8221; olarak görürlerken, eğitimciler &amp;#8220;öğrenme&amp;#8221;, psikologlar &amp;#8220;ilişkileri anlama&amp;#8221;, bilgisayar bilimcileri &amp;#8220;bilgiyi işleme&amp;#8221; yeteneği olarak görmektedirler. 
Zekânın biyolojik temelli olduğu ve özellikle erken yaşlarda karşılaşılan zihinsel uyarımlar gibi çevresel faktörlerin etkisiyle bu kapasitenin ne kadarına ulaşılabileceğinin belirlendiği genel olarak kabul edilmekte, ancak aradaki etkileşim mekanizmaları henüz tümüyle anlaşılamamaktadır (DAĞ, 1995).
Yaratıcılık kavramının zekâyla ilişkisi olduğunu ileri süren bir çok psikolog vardır. Genellikle yüksek zekâ bölümü (ZB) olanlardan yaratıcı davranış beklenir de, düşük olanlarda ise böyle bir yeteneğin olabileceği düşünülmez. Hiç şüphe yok ki, bir zekâ testinin ölçütü ZB ile bazı yaratıcı beceriler arasında kayda değer bağlantılar bulunmakta ama, bu bağlantı tam olarak bilinememektedir. Yavuz&amp;#8217;un (1996) naklettiği gibi, bu bağlantıların olduğunu gösteren kaynaklar, Terman ve arkadaşlarının (Terman ve Cox, 1926) araştırmalarında görülürse de, kesin bir sonuca varılamamıştır. Uzunçarşılı (1994)'ya göre de, ölçülen ZB, 120'nin üstüne çıktığında, yaratıcılık için bir ayrıcalık getirmemektedir.
Yaratıcılıkla zekâ arasındaki ilişkinin önemi, bu geçmiş yarım yüzyıl boyunca, çeşitli açılardan psikologların (Catell, 1963; Coler, 1963; Guilford, 1950, 1959, 1968, 1981; MacKinnon, 1962; Roe, 1951, 1963; Terman, 1954, 1955; Torrance, 1960, 1967) dikkatini çekmiştir. Genetikten mühendisliğe, diğer çeşitli bilim dallarında çalışan bilim adamları da zekânın, yaratıcı keşiflere ve icatlara olan yardımını; Aristo ve Plato&amp;#8217;dan , Immanuel Kant&amp;#8217;a, Brand Blanshard ve Jacques Maritain&amp;#8217;e kadar filozoflar, yaratıcılığın orjinini ve rasyonel düşünce ile olan ilişkisini düşünmüşlerdir (HAENSLY ve REYNOLDS, 1989).
Yaratıcılıkla zekâ arasında belli bir ilişkinin varlığını aramak amacıyla yapılan araştırmalar sonucunda, doğrudan ve kesin bağıntılara varılamamıştır. Bu araştırmalarda görülmüştür ki, sınavlarda başarılı ve zekâ testlerinde de yüksek seviyede zeki çıkan bazı öğrenciler, çeşitli alanlarda özgün, yeni düşünceler ortaya koyamamışlardır (SAN, 1985). Farklı yaratıcılık seviyelerinde olan çocukların kişilikleriyle ve okul başarılarıyla ilgili bulgular, çocukların ZB&amp;#8217;leri arasında farklar bulunabileceğini, fakat yaratıcılığın bunlardan anlaşılamayacağını, bu yeteneğin, çok üstün yaratıcılıkla &amp;#8220;bir miktar yaratıcı olmak&amp;#8221; arasındaki farkın, açıkça görülen bazı özelliklerle anlaşılabileceğini ortaya koyuyorlar (JERSILD, 1972).
Guilford&amp;#8217;un, bilimsel yaratıcılık alanında yoğunlaştırdığı çalışmaları doğrultusunda, yaratıcılığın zekânın genel durumu içinde yer aldığını söyler. Ona göre bilişsel düşünme, bellek, ıraksak düşünme, yakınsak düşünme ve eleştirel düşünme gibi beş zihinsel işlemin yer aldığı bu durum içinde, ıraksak düşünme faktörü, yaratıcılığa en yakın olandır (KIRIŞOĞLU, 1991).
Iraksak düşünme, olası çözümler hatırlama ya da yeni çözümler üretmedir; kişinin düşünceleri bir çok farklı yol boyunca &amp;#8220;ıraksar&amp;#8221; (genişleyerek yayılır). Yakınsak düşünme ise, ihtimalleri daraltmak ve en uygun çözüme &amp;#8220;yakınsamak&amp;#8221; için bilgi ve mantık kurallarını uygulamak olarak tanımlanmıştır (ATKINSON vd.,1995). Iraksak düşünme, yakınsak düşünmeye göre daha esnektir; yalnız eldeki bilgilerle yetinmeyen bir düşünme yöntemidir; daha zengin fikirler akımına açıktır ve dolayısıyla yeni çözümlere ve yaratıcılığa daha yatkındır (JERSILD, 1972).
Araştırmacılar, yüksek seviyede zekânın, yüksek seviyede yaratıcılığı garanti etmediğini, yaratıcılıkla zekâ arasında çok yüksek bir korelasyon olmadığını, daha zeki bir kişinin daha yaratıcı kişi anlamına gelmediğini belirtmektedirler. Guilford&amp;#8217;a göre &amp;#8220;zekâ, yaratıcılıkta hiçbir zaman tek başına belirleyici bir değişken olmadı. Faktör analizi ile çok boyutluluğu ortaya konulan zekâ, tek başına yaratıcılığı açıklayamadı. Üstelik zekânın bir alt bileşeni olarak ortaya çıkabilen bir değişken, yaratıcılığın da bir alt bileşeni olarak karşımıza çıkabilirdi&amp;#8221; (SUNGUR, 1997). Yaratıcı potansiyellerin gerçekleşmesi için, genellikle, hiç olmazsa ortalamanın biraz üstünde bir zekâ seviyesi gerekli olmaktadır. Fakat bu kritik seviyenin üstünde, zekâ ile gerçek yaratıcılık arasındaki ilişki yaklaşık olarak sıfırdır (ARIK, 1990).
Wallach ve Kagan (1965), zekâ ve yaratıcılığı incelemek amacıyla çocuklar üzerinde yaptıkları bir araştırmada, geliştirdikleri yaratıcılığı ölçme testinden elde edilen sonuçlarla zekâ testinden elde edilen sonuçları karşılaştırmışlar ve çocukları dört gruba ayırmışlardır (ÜLGEN ve FİDAN, 1989):
&amp;#8226;    Zekâ ve yaratıcılık düzeyi yüksek olanlar, 
&amp;#8226;    Zekâ ve yaratıcılık düzeyi düşük olanlar, 
&amp;#8226;    Zekâ düzeyi yüksek, fakat yaratıcılık düzeyi düşük olanlar, 
&amp;#8226;    Yaratıcılık düzeyi yüksek, fakat zekâ düzeyi düşük olanlar. 
Bu araştırma sonuçları da göstermektedir ki, zekâ ve yaratıcılık arasında doğrudan bir bağlantıdan söz etmek pek mümkün görünmemektedir. Bir çocuk, zekâ düzeyi düşük olsa bile yüksek derecede yaratıcı; veya bunun tersi olarak, zekâ düzeyi yüksek olduğu halde yaratıcılık düzeyi bakımından düşük seviyede bir düzeyde olabilmektedir. Ne var ki, elde edilen bu veriler, tüm çocuklar için aynı sonuçları vereceğini söylemek için yeterli değildir. Aile ortamı, sosyo-kültürel çevre, eğitim, kalıtım vb. gibi çeşitli faktörlerin, özellikle küçük çocuklar üzerinde yaptığı etkiler, onların değişik özellikler ortaya koymalarını sağlayabilmektedir. Ayrıca, bütün bunların yanı sıra, yaratıcılığı tanımlama biçimi, bu tanımlamaya yönelik olarak hazırlanmış olan ölçme araçları ile zekâ testlerinin ölçmedeki yetersizliği yönündeki tartışmalar, zekâ ile yaratıcılık arasındaki bağıntıyı belirleme konusunda çok net cevaplar ortaya koymayı engellemektedir.
Diğer taraftan, yaratıcılığın değişik alanlarda değişik boyutlarının olduğu dikkate alındığında, inceleme ve araştırmaların yapıldığı alana göre farklı sonuçlar elde edilebileceği de göz ardı edilmemelidir. Sözgelimi, teknik alanda yaratıcı davranışlar gösterdiği halde sanatsal yaratıcılığı olmayan bir çocukla, sanat alanında yaratıcı davranışlar gösterdiği halde teknik alanda yaratıcılığı olmayan bir çocuğun, aynı özellikleri göstermesi düşünülemez. 
Bugüne kadar yapılan bilimsel araştırmaların ışığında denilebilir ki, zekâ ve yaratıcılığın, farklı alanlarda farklı işleyiş biçimleri, farklı yaklaşımları, farklı değerlendirmeleri ve sonuçları vardır; her ne kadar belirli bir seviyede zekâ gerekli ise de, zekâ ile yaratıcılık arasında doğrudan bir bağıntı yoktur. Kaldı ki, son yıllarda yapılan çeşitli araştırmalar sonucunda, tek bir zekâdan bahsedilemeyeceği; başarılı olmanın yüzlerce, binlerce yolunun bulunduğu ve hedefe ulaşmaya yardımcı olacak bir sürü değişik yeteneğin var olduğu ileri sürülmektedir. Bu bilim adamlarından biri, psikolog Howard Gardner'dır.
Goleman'ın (1999: 54) belirttiğine göre Gardner, 1983 tarihli Frames of Mind (Zihnin Çerçeveleri) adlı eserinde, hayatta başarılı olmak için tek tip bir zekânın şart olmadığını, yedi temel çeşitlemesi olan geniş bir yetenekler yelpazesi bulunduğunu ileri sürmektedir. Gardner'ın listesi, sözel ve matematiksel-mantıksal yatkınlık olmak üzere iki standart akademik zekâ türünün yanı sıra, ressam ve mimarlarda bulunan uzamsal kavrama kapasitesini; fiziksel akıcılık ve zarafette kendini gösteren kinestetik dehayı ve müzikal yetenekleri de kapsıyor. Ayrıca, yine kendi deyimiyle &quot;kişisel zekâlar&quot; başlığı altında topladığı kişiler arası ilişki yetenekleri ve psişik yetenekler, Gardner'ın listesini tamamlayan diğer zekâ türleridir.
Gardner'a göre IQ, tek ve değişmez bir belirleyicidir. IQ testlerinin, asıl beceri ve yetenekleri ölçmekten yoksun olduğunu belirten Gardner, &quot;bu testlere göre insanlar ya zekidir ya da değildir, o şekilde doğmuşlardır, bunu değiştirmek için yapılacak pek fazla bir şey yoktur ve testler de size zeki kişiler arasında olup olmadığınızı söyler&quot; diyerek, hem IQ tarzı bir düşünme biçimine hem de IQ testlerine karşı çıkmaktadır.

]]></description>
        <pubDate>Thu, 14 Apr 2011 09:56:06 +0100</pubDate>
        <category>EĞİTİM-ÖĞRETİM.</category>
      </item>
      <item>
        <title>DDÜŞÜNMEYİ ÖĞRENMEK</title>
        <link>http://www.ressamca.gen.tr/readarticle.php?article_id=41</link>
        <guid>http://www.ressamca.gen.tr/readarticle.php?article_id=41</guid>
        <description><![CDATA[&lt;p&gt;D&amp;Uuml;Ş&amp;Uuml;NMEYİ &amp;Ouml;ĞRENMEK  Asyalılar, &amp;ouml;ğrencilerini Bilgi &amp;Ccedil;ağı&amp;rsquo;na hazırlama &amp;ccedil;abası i&amp;ccedil;indeler. Yaratıcılık &amp;ouml;ğretilebilir mi?   Dorinda Elliott (Newsweek Dergisi, 6 Eyl&amp;uuml;l 1999, Sayfa: 56-59)   Her yıl, pirin&amp;ccedil; fideleri Tayvan&amp;rsquo;ın ışıldayan pirin&amp;ccedil; tarlalarında ortaya &amp;ccedil;ıkmaya başladığında, &amp;ouml;ğrenciler &amp;uuml;niversiteye giriş sınavları i&amp;ccedil;in son hazırlıklarını yaparlar ve korku hikayeleri başlar. Bazen, kent i&amp;ccedil;indeki beton bir k&amp;ouml;pr&amp;uuml;n&amp;uuml;n altında, kirli ırmak suları i&amp;ccedil;erisinde y&amp;uuml;zen cansız bir beden bulunur. Ya da Taipei&amp;rsquo;nin kenar mahallelerindeki taş evlerde yaşayan ebeveynler, &amp;ldquo;bu sınavı başaramayacağım&amp;rdquo; yazan bir intihar notu ile karşılaşıp mutfağa koştuklarında, &amp;ccedil;ocuklarını gazdan zehirlenmiş olarak bulabilirler. Bazen de, ebeveynler bu trajediye neyin neden olduğunu anlayamazlar. 6 Mayıs&amp;rsquo;ta, Taipei&amp;rsquo;deki Minglun Lisesi &amp;ouml;ğrencilerinden Li Ying-chia, y&amp;uuml;ksek bir binadan &amp;ouml;l&amp;uuml;me atladı. Aslında kendine g&amp;uuml;veni olan ve mutlu bir &amp;ouml;ğrenci olan Li, arkasında bir intihar notu bırakmadı. Hi&amp;ccedil; kimsenin, onun yaşamına neden son verdiğini bilmemesine karşın, okul yetkilileri Li&amp;rsquo;nin deneme sınavlarında başarısız notlar aldığını s&amp;ouml;ylediler. İntiharlar, neredeyse Tayvan&amp;rsquo;ın geleneksel bahar ayinlerinin bir par&amp;ccedil;ası haline gelmeye başladı.   Hoş olmayan bu t&amp;ouml;renler, b&amp;ouml;lge okullarındaki eğitim sisteminin &amp;ccedil;&amp;ouml;k&amp;uuml;ş&amp;uuml;ne neden olan sorunu a&amp;ccedil;ık&amp;ccedil;a ortaya koyuyor. Ne olmuştu? Asyalılar, her zaman &amp;ccedil;ocuklarına &amp;ccedil;ok iyi eğitim vermeleri ile gurur duymuşlardır. Asyalılar, kararlı ebeveynlerinin zorlamaları nedeniyle d&amp;uuml;nya &amp;ccedil;apındaki Fen ve Matematik yarışmalarında en y&amp;uuml;ksek notları almaktadırlar. Ancak, Tokyo&amp;rsquo;dan Taipei ve Singapur&amp;rsquo;a kadar uzanan alandaki h&amp;uuml;k&amp;uuml;metler, &amp;ccedil;ocuklarının &amp;ccedil;ok sayıdaki sınav ve aşırı stress nedeniyle, d&amp;uuml;ş&amp;uuml;nme ve yaratıcılığı &amp;ouml;n planda tutan bilgi &amp;ccedil;ağına yeterince hazırlıklı olmadıklarını anlamaya başladılar. Reform yanlısı eğitimciler de benzer şikayetlerde bulunmaktadırlar. Koreli bir &amp;ouml;ğrenciden yaratıcı bir makale yazması, veya Japon bir &amp;ouml;ğrenciden şaşırtıcı, zor bir soru sorması ve hatta Hong Kong&amp;rsquo;lu bir &amp;ouml;ğrenciden sadece bir soru sorması istendiğinde, b&amp;uuml;y&amp;uuml;k bir olasılıkla yazılı metne bakmadan yapamazlar.   Singapurlu tecr&amp;uuml;beli bir b&amp;uuml;rokrat olan Kishore Mahbubani, ki kendisi halen ABD B&amp;uuml;y&amp;uuml;kel&amp;ccedil;isidir, iki yıl &amp;ouml;nceki bir konferansta şu zor soruyu sormuştur: &amp;ldquo;Asyalılar d&amp;uuml;ş&amp;uuml;nebiliyor mu?&amp;rdquo; Bu, kendinden ş&amp;uuml;phe etmenin bir işaretiydi. Yıllar boyunca Singapurlu liderler, okullardaki ve işyerlerindeki d&amp;uuml;zen ve disipline dayalı Asya değerlerinin, Batı anlayışlı &amp;ouml;zg&amp;uuml;rl&amp;uuml;klerden daha &amp;uuml;st&amp;uuml;n olduğunu s&amp;ouml;ylemişlerdir. Ancak bu yaklaşım, t&amp;uuml;m Asya&amp;rsquo;da, kendileri yerine patronlarının d&amp;uuml;ş&amp;uuml;nmesine izin veren, itaatkar iş&amp;ccedil;ilerin ortaya &amp;ccedil;ıkmasına neden olmuştur. H&amp;uuml;k&amp;uuml;metler, &amp;uuml;retim hatlarına, g&amp;ouml;z alıcı g&amp;ouml;kdelenlere ve hatta okul binalarına yatırım yapmışlardır. Ancak, &amp;ouml;ğretim y&amp;ouml;ntemleri ve &amp;ouml;ğretmen yetiştirme gibi &amp;ouml;nemli konular g&amp;ouml;zardı edilmiştir. Sonu&amp;ccedil;: Asya&amp;rsquo;daki okullar o kadar ihmal edilmiştir ki, bir&amp;ccedil;ok &amp;uuml;lkede &amp;ccedil;ocuklar son derece kalabalık, patlamaya hazır sınıflarda sadece yarım g&amp;uuml;n eğitim g&amp;ouml;rmektedirler. Asyalı &amp;ouml;ğrenciler, sıkıcı cevapları ezberlemekten, d&amp;uuml;ş&amp;uuml;nmeyi &amp;ouml;ğrenmeye zaman ayıramamaktadır. D&amp;uuml;ş&amp;uuml;nme, Asya&amp;rsquo;daki bir&amp;ccedil;ok sınıfta ikinci planda kalmaktadır.   Bir&amp;ccedil;ok Asya h&amp;uuml;k&amp;uuml;meti, bu sorunların temel nedeninin sınavlar olduğu sonucuna varmıştır. Tayvan&amp;rsquo;da demokrasinin gelmesi, kamuoyunda eski moda otoriter okullar &amp;uuml;zerindeki tartışmayı da beraberinde getirmiştir. H&amp;uuml;k&amp;uuml;met, &amp;ouml;ğrenciler i&amp;ccedil;in bir ızdırap kaynağı olan &amp;uuml;niversite sınav sistemini 2002 yılında kaldırmayı planlamaktadır. &amp;Uuml;niversite giriş sınavı, yıllardır Tayvanlı gen&amp;ccedil;lerin kaderini belirleyen tek fakt&amp;ouml;r olmuştur. &amp;Ouml;ğrenciler, iki yıl boyunca akşam okullarına da devam ederek sınava hazırlanırlardı. Ancak, okuldaki iyi davranışları veya &amp;ccedil;ok &amp;ccedil;alışmaları, sınavda başarısız olmaları durumunda hi&amp;ccedil;bir şey ifade etmezdi. 19 yaşındaki James Kwan, ge&amp;ccedil;en yıl &amp;uuml;niversiteye giriş sınavında başarısız olunca kendinden utandığını ifade etmiştir. Basketbol oynamayı bırakarak t&amp;uuml;m zamanını sınava yeniden hazırlanmak i&amp;ccedil;in ayıran James, ikinci denemede başarılı oldu. &amp;ldquo;Ger&amp;ccedil;ekten benim i&amp;ccedil;in zor bir d&amp;ouml;nemdi&amp;rdquo; diyor James. &amp;Ouml;n&amp;uuml;m&amp;uuml;zdeki yıllarda &amp;uuml;niversiteye girişte, Amerika Birleşik Devletleri&amp;rsquo;nde &amp;ouml;ğrencinin bilgiyi analiz etme becerisini belirlemek amacıyla verilen SAT sınavına benzer yapıda yapılması d&amp;uuml;ş&amp;uuml;n&amp;uuml;len belirli alanlardaki yetenek sınavları sonu&amp;ccedil;larının yanı sıra, &amp;ouml;ğretmenlerin tavsiye mektupları da g&amp;ouml;z &amp;ouml;n&amp;uuml;ne alınacaktır.   T&amp;uuml;m bu reformlar, akla yeni sorular getirmektedir. Bazı Tayvanlı ebeveynler, tek sınav sisteminin iptali halinde sistemin adil olma &amp;ouml;zelliğini kaybedeceği konusunda endişe duymaktadır. Bazı okullar, aileler ve &amp;ouml;ğretmenlerden oluşan komiteler kurarak tavsiye mektuplarının kontrol edilmesi yoluyla herhangi bir suiistimali &amp;ouml;nlemeyi ama&amp;ccedil;lamaktadır. Taipei Şehri Ebeveynler Birliği başkanı Lai Hsiu-chi, kayırma ve ayrımcılık sorunları &amp;uuml;zerinde kesinlikle durduklarını ifade ediyor ve şunları ekliyor: &amp;ldquo;Tayvan&amp;rsquo;da &amp;ccedil;alışan sınıfa mensup insanlar birbirlerinin haklarına g&amp;uuml;n ge&amp;ccedil;&amp;ccedil;ik&amp;ccedil;e daha fazla saygı g&amp;ouml;steriyorlar. Sesleri daha fazla y&amp;uuml;kselmeye başlayan bu grubun bunu etkin olarak kullanacağına inanıyorum.&amp;rdquo;    G&amp;uuml;ney Kore de, katı &amp;uuml;niversite giriş sınavını 2002 yılında kaldırmaya karar vermiştir. Ancak, feodalizmin gelenekleriyle &amp;ouml;r&amp;uuml;lm&amp;uuml;ş eski sistemler kolay kolay &amp;ouml;lmemektedir. Demokrasinin Kore&amp;rsquo;ye gelmesine karşın, hiyerarşik yapı hala y&amp;uuml;r&amp;uuml;rl&amp;uuml;ktedir ve gelecek vadeden iyi bir kariyer elde etmenin tek yolu, &amp;uuml;niversite diplomasıdır. Koreli veliler, hala chonji (i&amp;ccedil;i para dolu beyaz zarflar) kullanarak &amp;ouml;ğretmenlere r&amp;uuml;şvet teklif etmektedir. Okullarda demokrasinin yerleşmesi i&amp;ccedil;in savaş veren ve yenileşme yanlısı olan &amp;Ouml;ğretmenler Sendikası&amp;rsquo;nın t&amp;uuml;zel kişiliği, yasal olarak son zamanlarda tanınmıştır. Sendika liderlerinin r&amp;uuml;şvete karşı y&amp;uuml;r&amp;uuml;tm&amp;uuml;ş oldukları kampanya sonucunda, r&amp;uuml;şvet sorunu da giderek ortadan kalkmaktadır. Ancak aileler, standart bir sınav olmaması durumunda, zengin veya torpilli ailelerin &amp;ccedil;ocuklarının &amp;uuml;niversiteye girişte daha şanslı olacaklarından kaygı duymaktadırlar. Kore Eğitim Araştırma Enstit&amp;uuml;s&amp;uuml; araştırmacılarından Im Youn-kee, &amp;ldquo;yeni &amp;uuml;niversite giriş sınav sisteminin doğru bi&amp;ccedil;imde uygulanmaması durumunda, orta&amp;ouml;ğretim kurumlarının yozlaşması sorunu g&amp;uuml;ndeme gelecektir&amp;rdquo; demektedir.   Eğitimle ilgili olarak kağıt &amp;uuml;zerinde yapılan yenilikler, ş&amp;uuml;phesiz bir gecede hayata ge&amp;ccedil;irilememektedir. Eğitimi daha canlı yapabilmek i&amp;ccedil;in alınan bir dizi tasarıya karşın, G&amp;uuml;ney Kore sınıflarındaki otoriter yaklaşım hala s&amp;uuml;rmektedir. Ge&amp;ccedil;en yıl bir ortaokul &amp;ouml;ğretmeni, d&amp;ouml;vd&amp;uuml;ğ&amp;uuml; &amp;ouml;ğrencinin arkadaşları tarafından &amp;ccedil;ağırılan yetkililerce g&amp;ouml;zaltına alınmıştır. Bir b&amp;ouml;lge eğitim yetkilisi tarafından koyulan yeni kurallara g&amp;ouml;re, d&amp;ouml;vmek i&amp;ccedil;in 60 cm.den uzun sopalar kullanılmayacak, yalnızca kimsenin g&amp;ouml;rmediğinden emin olunan durumlarda fiziksel cezalandırmaya başvurulacak ve &amp;ouml;ğrencilerin yalnızca &amp;ldquo;emin&amp;rdquo; g&amp;ouml;r&amp;uuml;len yerlerine vurulacaktı. Sınavda başarılı olabilmek i&amp;ccedil;in dershanelere giden veya &amp;ouml;zel ders alan Koreli &amp;ouml;ğrencilerin &amp;ccedil;oğu, g&amp;uuml;nde yalnızca 4 saat kadar uyuyabilmektedir.   Bilgisayarlar, bazı &amp;uuml;lkelerde &amp;ccedil;ağdaş eğitime ge&amp;ccedil;işin kısa yolu olarak kabul edilmektedir. Malezya, t&amp;uuml;m okulları bilgisayar ve Internet ağlarıyla donatmak i&amp;ccedil;in &amp;Ccedil;ağdaş Okullar Programı adı altında bir girişim başlatmıştır. Malezyalı bir avukat, &amp;ldquo;işin donanım kısmını halletmek kolay; zor olan kısmı yazılım, yani insanları d&amp;uuml;ş&amp;uuml;nd&amp;uuml;rmek&amp;rdquo; diyerek, Hukuk fak&amp;uuml;ltesinden yeni mezun olanların global d&amp;uuml;ş&amp;uuml;nebilmeye ilişkin en ufak g&amp;ouml;r&amp;uuml;şleri olmadığından yakınıyor.   Malezya, dogmatik &amp;ouml;ğretimden uzaklaşarak &amp;ouml;ğrencileri, kendi &amp;ouml;ğrenme hızlarına g&amp;ouml;re &amp;ouml;ğrenme &amp;ouml;zg&amp;uuml;rl&amp;uuml;ğ&amp;uuml;ne kavuşturacak yeni bir anlayışın gerekliliğini anlamıştır. Eğitime ilişkin reform &amp;ccedil;alışmalarının şekillendirilmesine katkıda bulunan iş adamı K.J. John, şunlar s&amp;ouml;ylemektedir: &amp;ldquo;Gelecekte &amp;ouml;ğrenciler yemeğe tatlıyla başlayabilecek ve kimse buna hayır demeyecektir. Eski paradigmanın bir işlevi kalmamıştır.&amp;rdquo; Ancak tutucu ebeveynler, yeni &amp;ouml;zg&amp;uuml;rl&amp;uuml;k ve teknoloji anlayışının, &amp;ccedil;ocuklarını İnternetteki pornografi gibi tehlikelerle karşı karşıya bırakacağından kaygı duymaktadırlar. Eğitim Bakanı Najib Razak, Newsweek dergisine verdiği deme&amp;ccedil;te, &amp;ldquo;Bir devrim g&amp;uuml;ndeme geldiğinde, t&amp;uuml;m toplumların değişimden korktuğunu&amp;rdquo; dile getirmekte ve şunları eklemektedir: &amp;ldquo;Ancak, fazla se&amp;ccedil;eneğimiz yok. Yaratıcı insanları &amp;uuml;retebilecek bir eğitim sistemine sahip olamadığımız zaman kaybederiz.&amp;rdquo;   Hong Kong, hala yetersiz olan okullarını geliştirebilecek bir planı uygulamaya koyabilmek i&amp;ccedil;in &amp;ccedil;aba g&amp;ouml;stermektedir. Derslik ve &amp;ouml;ğretmen yetersizliği nedeniyle, genellikle 12 yaşın altındaki &amp;ccedil;ocuklar ancak yarım g&amp;uuml;n eğitim alabilmektedir. H&amp;uuml;k&amp;uuml;met, bilgisayarlara yatırım yapmayı ve ge&amp;ccedil;ti-kaldı &amp;ouml;l&amp;ccedil;&amp;uuml;tlerine dayalı &amp;uuml;niversiteye giriş sınavını kaldırmayı planlamaktadır. Ancak, okullar kendilerini, Hong Kong&amp;rsquo;un s&amp;ouml;m&amp;uuml;rge sonrası bir &amp;Ccedil;in kenti olarak verdiği kimlik arayışı m&amp;uuml;cadelesi i&amp;ccedil;inde bulmuşlardır. Devlet Başkanı Tung Chee-hwa ve resmi yetkililer, vatanperver bir tutumla, Hong Kong&amp;rsquo;taki okullarda daha fazla &amp;Ccedil;in dili ve k&amp;uuml;lt&amp;uuml;r&amp;uuml; derslerine gereksinim duyulduğunu belirtmişlerdir. Ge&amp;ccedil;en yıla kadar okullarda yarım yamalak bir İngilizce-&amp;Ccedil;ince karışımı &amp;ouml;ğretilmekteydi. Tung, &amp;ouml;ğretim dilini tekrar &amp;Ccedil;inceye &amp;ccedil;evirdi. Fakat bir&amp;ccedil;ok &amp;ouml;ğretmen, bunun yerine, Hong Kong&amp;rsquo;un Singapur gibi rakipleriyle boy &amp;ouml;l&amp;ccedil;&amp;uuml;şebilmesi i&amp;ccedil;in, &amp;uuml;lkede daha fazla İngilizce &amp;ouml;ğretmeni &amp;ccedil;alıştırması gerektiğini tartışmaktadır.   Asya okullarındaki tembellikten dolayı Konf&amp;uuml;&amp;ccedil;yus&amp;rsquo;u su&amp;ccedil;lamak hi&amp;ccedil;te zor değildir. Milattan &amp;ouml;nce 4. y&amp;uuml;zyılda, &amp;Ccedil;inli filozof bir keresinde ş&amp;ouml;yle demişti: &amp;ldquo;Ben iletirim, fakat yaratmam.&amp;rdquo; Ona g&amp;ouml;re eğitimin amacı yeni şeyler &amp;uuml;retmek yerine daha &amp;ouml;nceki Altın &amp;Ccedil;ağ&amp;rsquo;da geliştirilmiş olan fikirleri m&amp;uuml;kemmelleştirmekti. O yıllarda evrenin doğal d&amp;uuml;zeni hiyerarşiye dayanmaktaydı: Oğullar babalarına saygı duyarlar, &amp;ouml;ğrenciler &amp;ouml;ğretmenlerinin s&amp;ouml;ylediklerine riayet ederler ve halk, iyiliksever ve otoriter imparatoruna boyun eğerdi. T&amp;ouml;reler yaşama hakimdi, ezbercilik ve sınavları ge&amp;ccedil;me  yeteneği, hayatta başarılı olmak i&amp;ccedil;in yeterliydi.  Asya&amp;rsquo;da yaşayan elit toplum, modern d&amp;uuml;nyada başarıya ulaşabilmek i&amp;ccedil;in ezberciliğin &amp;ouml;tesinde birşeyler yapılması gerektiğini her zaman biliyordu. Bu nedenle, kendi &amp;ccedil;ocuklarını Batı&amp;rsquo;daki okullara g&amp;ouml;ndermişlerdir. 1980&amp;rsquo;ler boyunca ve 1990&amp;rsquo;ların b&amp;uuml;y&amp;uuml;k bir b&amp;ouml;l&amp;uuml;m&amp;uuml;nde Asya&amp;rsquo;daki değişim &amp;ouml;ylesine b&amp;uuml;y&amp;uuml;kt&amp;uuml; ki, hi&amp;ccedil; kimse gelecek i&amp;ccedil;in  hazırlanma gerekliliğini aklından bile ge&amp;ccedil;irmiyordu. İleriyi g&amp;ouml;rememe, herhalde en &amp;ccedil;ok Japon &amp;ouml;ğrencilerin mağduriyetine sebep olmuştur. Asyadaki &amp;ccedil;&amp;ouml;k&amp;uuml;ş&amp;uuml;n ardından, umutların t&amp;uuml;kenmesi, ezbercilik ve sınavda başarılı olma baskısı sonucunda, okullardaki devamsızlık ve şiddet kullanma oranı artış g&amp;ouml;stermektedir. Japonya&amp;rsquo;nın katı b&amp;uuml;rokrasisinden Kore chaebol&amp;rsquo;inin hiyerarşisine kadar bir&amp;ccedil;ok sosyal alanda değişiklik yapmadan, eğitim reformları bu gibi problemleri &amp;ccedil;&amp;ouml;zemeyecektir. Asya ekonomileri tekrar toparlanırken, h&amp;uuml;k&amp;uuml;metler bazı zor kararları almak zorunda kalacaklardır. H&amp;uuml;k&amp;uuml;metler, sosyal kurumlarda revizyona gitmeden pek kaliteli olmayan malları &amp;uuml;reterek işlerine bir s&amp;uuml;re daha devam edebilirler. Ancak, Asyalılar &amp;ccedil;ağdaşlaşmanın yazılımı &amp;uuml;zerine odaklaşıp, işe okullardan başlarlarsa, her zaman i&amp;ccedil;in bildikleri &amp;ldquo;elbette Asyalılar d&amp;uuml;ş&amp;uuml;nebilir&amp;rdquo; ger&amp;ccedil;eğini yeniden keşfedecekler ve Tayvan&amp;rsquo;da bahar, yeni pirin&amp;ccedil; hasatından daha dramatik bir şey getirmeyecektir.&lt;/p&gt;]]></description>
        <pubDate>Thu, 14 Apr 2011 09:51:45 +0100</pubDate>
        <category>EĞİTİM-ÖĞRETİM.</category>
      </item>
      <item>
        <title>ÇOCUKLARIN ÇİZDİĞİ RESİMLERE DİKKAT!</title>
        <link>http://www.ressamca.gen.tr/readarticle.php?article_id=40</link>
        <guid>http://www.ressamca.gen.tr/readarticle.php?article_id=40</guid>
        <description><![CDATA[&lt;p&gt;&lt;img style=&quot;float: left; margin-left: 20px; margin-right: 20px;&quot; src=&quot;http://www.unicef.org/turkey/ag1/img/ag1h.jpg&quot; alt=&quot;&quot; width=&quot;300&quot; height=&quot;414&quot; /&gt;&amp;Ccedil;ocukların yaptıkları resimler, onların i&amp;ccedil; d&amp;uuml;nyalarında olup-biteni haber verebiliyor. Pedagog Ali &amp;Ccedil;ankırılı, &amp;ccedil;ocukların &amp;ccedil;izdiği ev, ağa&amp;ccedil;, aile resimlerinin uzmanlarca farklı okunabileceğini s&amp;ouml;yl&amp;uuml;yor. &amp;Ccedil;ankırılı, ayrıca &amp;ccedil;ocukların kullandığı renklere de dikkat &amp;ccedil;ekiyor. &amp;Ccedil;ankırılı, bir evin &amp;ccedil;izimi, sarı, kahverengi, yeşil, mor rengin kullanımının ne anlama geldiğini anlattı.  &amp;Ccedil;ocuklar, okuma-yazma &amp;ouml;ğreninceye kadar dil becerileri yeterince gelişmediği i&amp;ccedil;in duygularını, sıkıntılarını, korkularını s&amp;ouml;zl&amp;uuml; ifade edemez. Ancak yaptıkları resimler &amp;ccedil;ocuğun i&amp;ccedil; d&amp;uuml;nyası, d&amp;uuml;ş&amp;uuml;n&amp;uuml;ş bi&amp;ccedil;imi ve yakın &amp;ccedil;evresiyle olan sorunları hakkında ipu&amp;ccedil;ları veriyor. Kullandığı k&amp;acirc;ğıdın b&amp;uuml;y&amp;uuml;kl&amp;uuml;ğ&amp;uuml;, fig&amp;uuml;rleri k&amp;acirc;ğıda yerleştiriş şekli, renk se&amp;ccedil;imi onun ruh halini yansıtıyor. Pedagog Ali &amp;Ccedil;ankırılı, &amp;ccedil;ocuk elinden &amp;ccedil;ıkmış en basit bir &amp;ccedil;izginin dahi bir anlamı olduğunu belirtiyor. &amp;Ccedil;ankırılı'ya g&amp;ouml;re &amp;ccedil;ocuğun yaptığı ev, aile ve ağa&amp;ccedil; &amp;ccedil;izimlerine &amp;ouml;zellikle dikkat edilmeli. B&amp;ouml;ylece &amp;ccedil;ocukların i&amp;ccedil; d&amp;uuml;nyaları anlaşılabilir.  &amp;Ccedil;ocuklar 2 yaşından itibaren ellerine kalem ge&amp;ccedil;tiğinde karalama yapmaya başlar. Kalem tutuşları acemicedir. B&amp;uuml;y&amp;uuml;kler tarafından herhangi bir şeye benzetilmese de bu &amp;ccedil;izimler, &amp;ccedil;ocuğun anlatmakta zorlandığı sıkıntıları, sevin&amp;ccedil;leri, kişilerarası ilişkileri, beklenti ve umutlarına işaret eder. &amp;Ccedil;ocuğun yaz g&amp;uuml;n&amp;uuml; &amp;ccedil;izdiği ev resminde t&amp;uuml;ten bir bacanın olmasının bir mana ifade ettiğini dile getiren &amp;Ccedil;ankırılı, &quot;T&amp;uuml;ten bir baca evde hayat olduğunu, yemek piştiğini, aile &amp;uuml;yeleri arasında sevgi odaklı sıcak bir ilişki olduğunu g&amp;ouml;stermektedir.  Yer &amp;ccedil;izgisi &amp;uuml;zerine &amp;ccedil;izilmeyen ve yolu olmayan bir ev, ailenin dış d&amp;uuml;nyaya, insanlar arası ilişkilere ve dostluklara kapalı olduğuna işarettir. Ayrıca evde sık eleştirilen, azar işiten, hakaret g&amp;ouml;ren bir &amp;ccedil;ocuk insan y&amp;uuml;z&amp;uuml; &amp;ccedil;izerken kulakları atlayabilir. Kulakları &amp;ccedil;izmeyen bir &amp;ccedil;ocuk eleştirileri duymak istemediğini, kulakları b&amp;uuml;y&amp;uuml;k &amp;ccedil;izen bir &amp;ccedil;ocukta dinlemekten hoşlandığını g&amp;ouml;sterir.&quot; diyor.  &amp;Ccedil;ocuğun psikolojisini anlamada renklerin de &amp;ouml;nemli bir fakt&amp;ouml;r olduğunu s&amp;ouml;yleyen &amp;Ccedil;ankırılı, &amp;ccedil;ocukların kullandıkları renklerin ancak 4 yaşından sonra anlamlar taşıyacağını belirtiyor. &amp;Ccedil;ankırılı, &quot;3-4 yaşlarındaki bir &amp;ccedil;ocuğun kullandığı renklerin ger&amp;ccedil;ekle bir bağlantısı yoktur. Hoşuna giden renkleri coşkuyla kullanır. Sevdiği birinin resmini yapmak istediğinde en &amp;ccedil;ok sevdiği rengi se&amp;ccedil;ecektir. Renkleri tanıma ve renk se&amp;ccedil;me 4 yaşından sonra ortaya &amp;ccedil;ıkar ve bu yaştan sonra renk kullanımını psikolojik olarak değerlendirebiliriz. &amp;Ouml;rneğin mutlu resimlerde genelde sarı renk, &amp;uuml;z&amp;uuml;nt&amp;uuml;l&amp;uuml; resimlerde genelde kahverengi renk daha ağırlıktadır.&quot; şeklinde konuşuyor.  &amp;Ccedil;ankırılı'ya g&amp;ouml;re yeşili &amp;ccedil;ok kullanan &amp;ccedil;ocuk kendisine g&amp;uuml;veni olan, uyumlu ve mutlu bir &amp;ccedil;ocuktur. Yaşıtlarına g&amp;ouml;re daha olgundur. Mavi rengi kullananlar, duygularını daha iyi kontrol eder. Ailesi tarafından sevilen ve değer verilen &amp;ccedil;ocuklar ise sarı rengi tercih eder. Anne babanın desteğine ve g&amp;uuml;venine ihtiya&amp;ccedil; duyan &amp;ccedil;ocuklar da &amp;ccedil;izimlerinde mor rengi kullanır. &amp;Ccedil;izimlerinde kahverengi kullanan &amp;ccedil;ocukların korunmaya ihtiya&amp;ccedil; duydukları, sevgi, ilgi ve &amp;ouml;zlemi &amp;ccedil;ektikleri s&amp;ouml;ylenebilir. Siyah renk ise karamsarlığı ifade etmektedir. Kırmızı hem g&amp;uuml;veni ve hayatı, hem tehlikeyi ve &amp;ouml;l&amp;uuml;m&amp;uuml; simgeler. Bu, &amp;ccedil;ocuğun bilin&amp;ccedil;altından kırmızıyı hangi niyetle kullandığına bağlıdır.  Fig&amp;uuml;rleri k&amp;acirc;ğıda yerleştiriş şekli, &amp;ccedil;ocuğun duygularını ele veriyor  &amp;Ccedil;ocuk &amp;ccedil;izimlerinin yorumunda k&amp;acirc;ğıdın b&amp;ouml;l&amp;uuml;mleri de &amp;ouml;nemlidir. Sayfanın &amp;uuml;st kısmı; aydınlığı, iyimserliği ve hayalciliği ifade eder. Alt kısım; hafızayı temsil eder. Fig&amp;uuml;rleri sol tarafa yerleştirmek ben merkezci bir kişiliği, sağ ise &amp;ccedil;evre merkezli bir kişiliği g&amp;ouml;sterir. Orta; bug&amp;uuml;n&amp;uuml; sembolize eder. &amp;Ccedil;ocuğun i&amp;ccedil;inde olduğu ruh halini yansıtır. Sayfanın aşağısına &amp;ccedil;izilen k&amp;uuml;&amp;ccedil;&amp;uuml;k fig&amp;uuml;rler yetersizlik, g&amp;uuml;vensizlik ve depresyonun dışa vurumudur. Fig&amp;uuml;r&amp;uuml;n orta hata uzakta ve sol tarafa yerleştirilmesi duygusal doyum arayan atılgan &amp;ccedil;ocuklarda g&amp;ouml;r&amp;uuml;l&amp;uuml;r.  &amp;Ccedil;ocukların &amp;ccedil;izdiği iki farklı ev bize ne anlatıyor?     Ev k&amp;acirc;ğıdın alt ucundan yukarıya, k&amp;ouml;şeli bir a&amp;ccedil;ıyla &amp;ccedil;izilmiş. Anneye bağımlılığı azalmış, anne-babanın yardımı olmadan kendi işlerini g&amp;ouml;rebiliyor. Duvarlar pembeye, kapı kırmızıya boyanmış. Sıcak renklerin se&amp;ccedil;ilmiş olması &amp;ccedil;ocuğun uyumlu, sevecen ve hayata pozitif baktığını g&amp;ouml;steriyor.  Kapı b&amp;uuml;y&amp;uuml;k &amp;ccedil;izilmiş, ancak kolu ve tokmağı yok. &amp;Ccedil;ocuk arkadaş edinmede se&amp;ccedil;ici davranıyor. Evin iki b&amp;uuml;y&amp;uuml;k dikd&amp;ouml;rtgen penceresi ve bunların &amp;uuml;zerinde bir de yuvarlak penceresi var, ancak pencereler demirli. Ev, izinsiz girişlere karşı korumalı. Aile pencereden dışarısını g&amp;ouml;zleyebilir, dışarıdan da evin i&amp;ccedil;i g&amp;ouml;zlenebilir.  &amp;Ccedil;atı ince ve kırık &amp;ccedil;izgilerle, eğimli ve &amp;uuml;&amp;ccedil;gen bi&amp;ccedil;iminde &amp;ccedil;izilmiş. Anne, baba ve &amp;ccedil;ocuk arası ilişkiler d&amp;uuml;zensiz ve belirsiz. &amp;Ccedil;atının &amp;uuml;zeri kiremitle &amp;ouml;rt&amp;uuml;lm&amp;uuml;ş, ev kar ve yağmura karşı korunmuş. Bacadan &amp;ccedil;ıkan duman yoğun ve yukarıya doğru &amp;ccedil;ıkıyor, k&amp;acirc;ğıdın &amp;uuml;st ucundan taşmış. Evde sıcak ve yoğun bir duygusal iletişim var.  Evin dış duvarları ince ve esnek &amp;ccedil;izgilerle &amp;ccedil;evrili. Aile dış d&amp;uuml;nyaya a&amp;ccedil;ık, insanlara karşı iyimser ve ge&amp;ccedil;imli, arkadaş edinmede bir sıkıntıları yok. Kısaca bu evi &amp;ccedil;izen &amp;ccedil;ocuk; kendinden emin, &amp;ccedil;alışkan, aktif ve dışa d&amp;ouml;n&amp;uuml;k. Duygularını a&amp;ccedil;ık&amp;ccedil;a ifade edebiliyor.  Evde kendisini g&amp;uuml;vende ve korunmuş hissediyor. Anne, baba ve &amp;ccedil;ocuk arasındaki iletişim sağlıklı ve uyumlu.     Ev k&amp;acirc;ğıdın en alt ucundan başlanarak &amp;ccedil;izilmiş. Anneye bağımlılık devam ediyor. Baba evi &amp;ccedil;ok &amp;ouml;nemli. Boyanmamış, sade ve &amp;ouml;zentisiz.  &amp;Ccedil;ocuğun i&amp;ccedil;inde bir boşluk ve dış d&amp;uuml;nyaya karşı ilgisizlik var. Kapıda pencere ve kilit var. kapının altına eşik &amp;ccedil;izilmiş, &amp;ccedil;ocuk arkadaş edinmek ve onlarla dostluk kurmak istiyor ama buna cesareti yok, &amp;ouml;zg&amp;uuml;veni zayıf.  Ev penceresiz, aile kendi i&amp;ccedil;ine kapanmış, dış d&amp;uuml;nyayla iletişimi yok. &amp;Ccedil;atı kalın &amp;ccedil;izgilerle eğimli ve &amp;uuml;&amp;ccedil;gen bi&amp;ccedil;iminde &amp;ccedil;izilmiş. Anne, baba ve &amp;ccedil;ocuk ilişkisi değişmez kurallara bağlı. &amp;Ccedil;atının &amp;uuml;zeri kapatılmamış; ev kar ve yağmura karşı korumasız. Siyah yuvarlak pencere &amp;ccedil;ocuğun ruhen sıkıldığını ve yalnızlık &amp;ccedil;ektiğini g&amp;ouml;steriyor. Bacadan &amp;ccedil;ıkan duman aşağıya doğru kıvrılmış.  Evin i&amp;ccedil;inde zayıf da olsa bir sıcaklık, bir duygusal iletişim var. Evin duvarları kalın &amp;ccedil;izgilerle &amp;ccedil;evrili. Aile dış d&amp;uuml;nyaya kapalı, insanlara g&amp;uuml;venmiyor, bu y&amp;uuml;zden fazla arkadaşı yok. Sonu&amp;ccedil; olarak; bu evi &amp;ccedil;izen &amp;ccedil;ocuk utanga&amp;ccedil;, ağzı sıkı, sessiz, i&amp;ccedil;ine kapalı, al&amp;ccedil;ak sesle konuşuyor, bazen gizlice ağlıyor. Duygularını belli etmiyor. Diğer &amp;ccedil;ocuklarla iletişim kurmada ve arkadaş edinmede zorlanıyor. Ailede baskı g&amp;ouml;r&amp;uuml;yor ve sık eleştiriliyor. Ailenin bu konuda incelenmesi gerekir.  Ali &amp;Ccedil;ankırılı'ya g&amp;ouml;re &amp;ccedil;izilen insan fig&amp;uuml;rlerinin anlamları  Kafa: Resimde kafanın normalden b&amp;uuml;y&amp;uuml;k &amp;ccedil;izilmesi duygusal ve sosyal iletişimde yetersizlik belirtisi olmakla beraber kendini zek&amp;acirc;ca yaşıtlarından geri g&amp;ouml;ren ve anne-baba tarafından okul başarısı d&amp;uuml;ş&amp;uuml;k bulunan &amp;ccedil;ocuklarda g&amp;ouml;r&amp;uuml;lebilir. Normalden k&amp;uuml;&amp;ccedil;&amp;uuml;k &amp;ccedil;izilen kafa arkadaş edinmede ve insanlarla ilişki kurmada zorluk &amp;ccedil;eken, i&amp;ccedil;e kapanmaya eğimli &amp;ccedil;ocuklarda g&amp;ouml;r&amp;uuml;l&amp;uuml;r.  Sa&amp;ccedil;lar: &amp;Ccedil;ocuğun resminde bastırarak boyadığı sa&amp;ccedil;lar &amp;ccedil;ocuğun fiziksel olarak daha g&amp;uuml;&amp;ccedil;l&amp;uuml; olma arzusunu g&amp;ouml;stermektedir. Ebeveynin sa&amp;ccedil;ının bastırılarak boyanması otorite kurma, aile i&amp;ccedil;inde s&amp;ouml;z sahibi olma isteği konusunda ipu&amp;ccedil;ları verir.  Ağız: Kalın &amp;ccedil;izgilerle belirtilmiş, dişlerin g&amp;ouml;r&amp;uuml;nd&amp;uuml;ğ&amp;uuml; a&amp;ccedil;ık bir ağızsa insanlarla konuşma isteğini; kapalı, dar, &amp;ccedil;izgi şeklindeki ağız ise insanlarla ilişki kurmaktan &amp;ccedil;ekindiğini g&amp;ouml;sterir. Kızgınlığını k&amp;ouml;t&amp;uuml; ve k&amp;uuml;f&amp;uuml;rl&amp;uuml; s&amp;ouml;zlerle ifade etmekte olan &amp;ccedil;ocukların ağzı fazla a&amp;ccedil;ık &amp;ccedil;izdiği g&amp;ouml;r&amp;uuml;l&amp;uuml;r.  G&amp;ouml;zler: G&amp;ouml;z yuvarlağının i&amp;ccedil;ine g&amp;ouml;zbebeği &amp;ccedil;izen bir &amp;ccedil;ocuk, &amp;ouml;z&amp;uuml;n&amp;uuml;n, kişiliğinin farkına varmış demektir. &amp;Ccedil;&amp;uuml;nk&amp;uuml; g&amp;ouml;zbebeği olmadan, g&amp;ouml;z yuvarlığı boş ve anlamsız bir şeydir. Okula başlama yaşına gelmiş bir &amp;ccedil;ocuk insan resmi &amp;ccedil;izerken g&amp;ouml;z yuvarlağının i&amp;ccedil;ine g&amp;ouml;zbebeği koymazsa, bu &amp;ccedil;ocuğun kişiliğinin farkında olmadığı, zihinsel ve duygusal y&amp;ouml;nden geri kaldığı, i&amp;ccedil; d&amp;uuml;nyasının boş olduğu s&amp;ouml;ylenebilir.  Burun: Burnu, olduğundan b&amp;uuml;y&amp;uuml;k &amp;ccedil;izen &amp;ccedil;ocuklarda ben algısı ger&amp;ccedil;ek benin &amp;uuml;zerindedir. Burnu &amp;ccedil;ok k&amp;uuml;&amp;ccedil;&amp;uuml;k &amp;ccedil;izenlerde benlik algısı ger&amp;ccedil;ek benin altında, &amp;ouml;zg&amp;uuml;venleri zayıf &amp;ccedil;ocuklardır.  Kollar: İki yana a&amp;ccedil;ılan kollar insanlarla yakın ilişki kuran, sevecen &amp;ccedil;ocukların &amp;ccedil;izimlerinde g&amp;ouml;r&amp;uuml;l&amp;uuml;r. Bazen insanlarla yakın ilişki kurma isteğinin bir g&amp;ouml;stergesidir. G&amp;ouml;vdeye bitişik &amp;ccedil;izilen kollar insanlarla ilişki kurmada zorluk &amp;ccedil;eken &amp;ccedil;ocukların &amp;ccedil;izimlerinde g&amp;ouml;r&amp;uuml;l&amp;uuml;r. Kolların hi&amp;ccedil; &amp;ccedil;izilmemesi &amp;ccedil;evreyle kopuk ilişkilerin varlığına işarettir. Kolsuz olarak &amp;ccedil;izilen ebeveynin &amp;ccedil;ocuk tarafından 'yeterince ilgi g&amp;ouml;stermediği' şeklinde algılanabilir.  Eller: Ellerin olduğundan b&amp;uuml;y&amp;uuml;k &amp;ccedil;izilmesi dış d&amp;uuml;nyadan saldırganlık g&amp;ouml;rd&amp;uuml;ğ&amp;uuml; ve dış d&amp;uuml;nyaya saldırgan davrandığı anlamına gelir. Ellerin &amp;ccedil;izilmemesi, olduğundan k&amp;uuml;&amp;ccedil;&amp;uuml;k &amp;ccedil;izilmesi, arkaya gizlenmesi veya cebe konması &amp;ouml;zg&amp;uuml;ven eksikliğini, utanga&amp;ccedil;lığı, insanlarla iletişim kurmada yetersizliği g&amp;ouml;sterir. Yumruk şeklindeki eller saldırganlığın bir işaretidir.  Bacaklar: Bacakların &amp;ccedil;izilmemesi kişinin var olmak i&amp;ccedil;in başkalarının desteğine ihtiyacı olduğuna işaret eder. Bacakların sağlam ve dengeli &amp;ccedil;izilmesi &amp;ouml;zg&amp;uuml;nl&amp;uuml;ğ&amp;uuml; g&amp;ouml;sterir.&lt;/p&gt;]]></description>
        <pubDate>Wed, 13 Apr 2011 14:08:43 +0100</pubDate>
        <category>GÖRSEL SANATLAR BİLGİSİ.</category>
      </item>
      <item>
        <title>ÇOCUĞA ÖCÜ GELİYOR DEMEYİN.</title>
        <link>http://www.ressamca.gen.tr/readarticle.php?article_id=39</link>
        <guid>http://www.ressamca.gen.tr/readarticle.php?article_id=39</guid>
        <description><![CDATA[&lt;strong&gt;Çocukların korkularını ciddiye alın, alay edip küçümsemeyin
Hayal dünyaları son derece geniş olan çocuklar, korkularını bastırmakta zorlanabiliyor. Çizgi film kahramanlarını gerçek sanıp, birçok şeyden ürkebiliyorlar. Onlara &quot;amma da korkaksın!&quot; demek problemi çözmüyor.
 

Çocukların özellikle geceleri eve girecek kötü adamlardan, hırsızdan, canavardan, hayaletten, kedi-köpek gibi hayvanlardan korkması kimi zaman komik gelse de ciddiye alınması gereken durumlar arasında yer alıyor. Küçük yaştan itibaren zihne yerleşen korku duygusu yetişkinlikte de etkisini gösteriyor. Davranış Bilimleri Enstitüsü'nden Psikolog Şeyda Özdalga, tehlikeli bir durumdan kaçınma duygusu olarak gelişim yaşına göre korkunun normal olduğunu belirtiyor. Ancak, çocuğun normal hayatını sürdürmesini engelleyecek seviyeye gelen korkuların ciddiye alınması ve doğru bir yaklaşımla çözülmesi gerektiğini söylüyor. Korkunun öğrenilen bir duygu olduğuna dikkat çeken Özdalga'ya göre, hayali korkular okul öncesi dönemde başlıyor. Çocuk korkuyu öncelikle ailesinden, yakın çevresinden, televizyondan, bilgisayar oyunlarından öğreniyor. Anne-babanın korktuğu durumlardan korkuyor. 

Anne, köpek gördüğü zaman tepki gösteriyorsa çocuk onun korkulacak bir şey olduğunu öğreniyor. Bazen de çocuk şartlanıyor. Köpeği severken zarar verdiyse korku geliştiriyor. Özellikle okul öncesi dönemde çocukların televizyonlardaki şiddet içerikli görüntüleri gerçek sandığını belirten Özdalga şöyle konuşuyor: &quot;Anne-babaların bilgi vermesi gerekiyor. Silahın olduğu yerde elbette öfke, kızgınlık, intikam gibi olumsuz duygular, ölüm ve kan oluyor. Ailelerin sınırlayıcı olması gerekir.&quot; 

Çocuğa, &quot;öcü geliyor&quot; demeyin 

Korkularını anlatmalarına fırsat verin. 

Alay edip küçümsemeyin. 'Erkek adam korkar mı, bundan da korkulur mu, sen bebek misin?' gibi ifadeler kullanmayın.. 

Çocuğa model olun. Kedi, köpek gibi hayvan korkularında sakin yaklaşın. Kendiniz de korksanız bile belli etmeyin. Bir kedi tırmalamışsa bunu bütün kedilerin yapmayacağını anlatın. 

Düştüğü zaman aşırı hassasiyet göstermek de, acımadı demek de doğru değil. Gerçekte canı yanmış olan çocuk anlaşılmadığını düşünür ve kendini kötü hisseder. Düştükten sonra annesinin korktuğunu gören çocuk, canı çok yanmamış olsa da aynı şeyi yaşamaktan korkar. 

Cesur olduğu, korkmadığı durumları destekleyin. Hep olumsuza odaklanmak yerine olumluyu da alkışlamak gerekir. 

Çocuğu, öcü geliyor, ağlarsan iğneciye götürürüm, yaramazlık yaparsan polise veririm ve cin/peri gibi şeylerle korkutmayın. 

Çocuğu korkusuyla yüzleştirin. Korktuğu yerlere birlikte gidin. Asansörden korkuyorsa, birlikte binin. Önce sadece bir kat çıkarak korkulacak bir şey olmadığını gösterin. Denizden korkan bir çocuğu zorla suya sokmak yerine önce suyun kenarında kendi kendine oynamasına fırsat verin. Suyla oynarken korkusunu aşar. 

Çocuklar karanlıkta bir şey gözükmediği için kendilerini güvende hissetmez. Karanlıkta evde bir şey değişmeyeceğini gösterin. Karanlığı eğlenceli hale getirin. Mum yakıp komik oyunlar yapın. Karanlıktan korkan çocukla birlikte yatmak doğru değil. Bir süre odasında durarak korkusu telafi edilebilir. 

'Evimize canavar giremez' demek, canavarın varlığını kabul etmektir. Bundan önce çocuğun kafasındaki canavar algısının ne olduğunu öğrenin. 

Çocukların yalnız kalmaktan korkmaması için birdenbire yanlarından kaybolmayın. 

Anne-babalar 3-4 yaşlarında bazı kuralları çocuklara daha net göstermeye başlar. Ayrı yatılacak, kendi sorumlulukları olacak, evin kurallarına uyulacak gibi. 

&lt;/strong&gt;]]></description>
        <pubDate>Tue, 08 Mar 2011 09:23:50 +0000</pubDate>
        <category>DİĞER MAKALELER.</category>
      </item>
      <item>
        <title>KARDEŞ KISKANÇLIĞI.</title>
        <link>http://www.ressamca.gen.tr/readarticle.php?article_id=38</link>
        <guid>http://www.ressamca.gen.tr/readarticle.php?article_id=38</guid>
        <description><![CDATA[&lt;strong&gt;Anne ve babasının tek evladıyken kardeşinin dünyaya gelmesiyle şaşkınlık yaşayan çocuklar, ailelerine zor günler yaşatıyor.
 

Ebeveynlerinin ilgisini yeni bir kardeşle paylaşmak istemeyen ve mevcut duruma uyum sağlayamayan çocukların gelişimi de olumsuz yönde etkileniyor. Hamileliğin ilk aylarından itibaren çocuğun yeni bir kardeşe hazırlanması gerektiğini vurgulayan uzmanlar, ailenin bu konuda duyarlı olması gerektiğini söylüyor. Uzmanlar, aksi halde tahtını paylaşmak istemeyen çocuğun, kardeşine fiziksel zararlar verebileceği ya da kendi psikolojisinin olumsuz yönde etkilenebileceği uyarısında bulunuyor. 

Psikolog Alanur Özalp, kardeşinin doğumuyla birlikte kıskançlık yaşayan çocukların suçlanmaması gerektiğini belirtiyor. Ailesinin ilgisinin, yeni kardeşin doğumuyla azaldığını hisseden çocukların huzursuz, hırçın ve kırılgan olabileceğini ifade ediyor. Bu nedenle ailelerin hamileliğin ilk aylarından itibaren çocuğu yeni duruma karşı hazırlayarak yaşanan sürece dahil edilmesi gerektiğini bildiriyor. Her çocuğun anne ve babasının biriciği olmak istediğini ifade eden Özalp, &quot;Doğumundan itibaren ihtiyaçları ve talepleri anne tarafından karşılanan bebek, kendisini değerli ve biricik hisseder. Ve yeni kardeşin doğumuyla bu durumun birden değişmesi çocukta ciddi problemlere neden olabilir.&quot; diyor. Kardeşin çocuğun toplumsallaşmasında önemli bir faktör olduğunun altını çizen psikolog, bu durumun iyi bir şekilde değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. 

Psikolojik Danışman Uğur Ozulu ise çocuğun ruhsal gelişimi için 3 yıllık zamanın önemli olduğunu dile getiriyor. Bu sürenin yeni kardeşin doğumundan önce her çocuğa tanınması gerektiğini anlatan Ozulu, &quot;Bu ihtiyaç doyurulmadan doğacak bebek, hem çocuğun kendisiyle hem de yeni doğan kardeşiyle olan ilişkisini karmaşık bir hale getirecektir.&quot; ifadelerini kullanıyor. Çocuğa bu durum aktarılırken onay bekler ya da af diler şekilde söylenmemesi gerektiğinin altını çizen Ozulu, sözlerini şöyle sürdürüyor: &quot;Bunların gözetilmesi halinde bile büyük kardeşin aldığı bu haber tabii ki şaşkınlık yaşatacaktır. Bunun için seçeceğiniz örnekler ya da vaatleriniz, sizin çocuğunuzla olan ilişkinizi hayal kırıklığına uğratacak, süslemeli hayalci senaryolaştırmalardan uzak olmalıdır. Gebelik esnasında doktor kontrollerine çocuğunuzu da götürebilirsiniz. Bu, çocuğun, yeni duruma psikolojik olarak hazırlanmasını kolaylaştıracaktır.&quot; Yeni doğan bebeğin fiziksel yapısı nedeniyle çocuğu ondan uzak tutma ya da sakınma hareketlerinin abla ya da ağabeyin kendisini dışlanmış hissetmesine neden olabileceğini belirten Uğur Ozulu, &quot;Kardeşinin bakımında onun da katkıda bulunmasına olanak tanımak ve ona dokunmasına izin vermek bu sürecin çok daha kolay aşılmasını sağlar.&quot; diye konuşuyor. 
&lt;/strong&gt;
]]></description>
        <pubDate>Tue, 08 Mar 2011 09:21:44 +0000</pubDate>
        <category>DİĞER MAKALELER.</category>
      </item>
      <item>
        <title>ÇOK FAZLA TV SEYREDEN ÇOCUKLAR.</title>
        <link>http://www.ressamca.gen.tr/readarticle.php?article_id=37</link>
        <guid>http://www.ressamca.gen.tr/readarticle.php?article_id=37</guid>
        <description><![CDATA[&lt;strong&gt;Evden çıkamayan çocuklar TV ve bilgisayara esir olmamalı
Televizyon ve bilgisayar karşısında aşırı vakit harcayan çocuklar normal hayatlarında iletişim sorunu yaşıyor. Prof. Dr. Adnan Yüksel, büyülü ekran karşısında sürekli hareketsiz ve &quot;edilgen&quot; konumda kalmanın soyut düşünce ve ifade kabiliyetlerini gerilettiğini belirtiyor.
 
Havaların soğuk olduğu kış mevsiminde hafta sonları ve tatillerde çocuklar tamamen evde kapalı kaldığı için televizyona ve bilgisayar oyunlarına ilgileri daha çok artıyor. Ailelerin mecburen kabullendikleri bu durum, çocukların hem zihin hem beden sağlığını olumsuz etkiliyor. Gün boyunca yayın yapan çizgi film kanalları çocukları ekran karşısına bağlayarak sosyalleşmelerini engelliyor. Çizgi filmlerin biri bitip hemen diğeri başladığı için çocukları televizyon karşısından kaldırmak çok zor oluyor. Okul öncesi yaşlarda gün boyu evde olan çocuk ile aile arasında çizgi film tartışması yaşanıyor. Daha büyükler de okul ve dersten geriye kalan zamanlarını TV ve bilgisayar oyunlarına ayırıyor. 

Çocuk nörolojisi uzmanı Prof. Dr. Adnan Yüksel, çok fazla TV seyreden çocukların beyin hücreleri arasında yeterli bağlantı oluşmadığını ve iletişim bozukluğu yaşadıklarını söylüyor. TV'nin zararlı etkilerini yaş gruplarına göre değerlendiren Prof. Dr. Yüksel, özellikle 0-3 yaş arası çocuklarda beyin gelişimi daha hızlı olduğu için, bu dönemde yapılacak en küçük iyilik veya kötülüğün ileride büyük tesirleri olacağını belirtiyor. Prof. Yüksel'in verdiği bilgilere göre, çocuk doğduktan sonra beyin hücreleri çoğalmıyor; ama fonksiyon kazanmaya başlıyor. Doğumda 36 cm olan baş çevresi büyüklüğü, bir yaşında 46 cm'ye, 5 yaşında 50 cm'ye ulaşıyor. Aradaki büyüme hızı 5 kat fazla. Beyinde yaklaşık 12 tabaka ve yaklaşık yüz milyar hücre var. Her bir hücre diğer hücrelerle 20-30 bin bağlantı yapıyor. Bu bağlar sayesinde insan 1 yaşında dil öğrenip yürümeye başlıyor, 2 yaşında koşuyor. Bu bağları oluşturmak için çocuğun etrafında uyaranların olması gerekiyor. 

Beyin hücrelerini uyarmak için çocuklarla iletişim kurulmasının önemine dikkat çeken Prof. Dr. Yüksel, &quot;Bebek veya çocuk güldüğü zaman karşısındakinden gülme bekler. TV bunu veremez. Çocuk sevincini belli eder, kucağa gelmek ister. TV sabit ve soğuk bir cisimdir, bunu yapamaz; ama anne yapmalıdır. Bir yaşına kadar günde 1 saatten fazla TV seyreden çocuk, seyretmeyenlere göre daha az sosyalleşiyor ve özgüven eksikliği yaşıyor.&quot; diyor. Ekrandan saniyede 24 kare akıyor. Ancak çocukların beyni bu kadar hızlı odaklanamadığı için hızı algılayamıyor ve bağlantıları oluşturamıyor. Oluştursa da günlük hayatla orantılı şeyler olmadığı için yanlış algılayabiliyor. 

Prof. Dr. Yüksel şöyle konuşuyor: &quot;Televizyonu çok seyreden çocuklar iletişime açık değil. Karşısındaki kişiye manasız gözlerle bakıyor. Çünkü, çocuk TV gibi insanların da kendisine cevap vermeyeceğini sanıyor. Sadece seyrediyor. Otistik çocukların devamlı TV karşısında kalan çocuklar olduğunu görüyorum. Bunlarda konuşma gecikmesi iletişim ve sosyalleşme eksikliği kesinlikle mevcut. Görüntü ve ses ne kadar yavaş olursa o kadar iyi anlaşılır. Normal bir insan olabilmek için toplum içinde sosyalleşmek gerekiyor, TV karşısında değil.&quot;

&lt;/strong&gt;]]></description>
        <pubDate>Tue, 08 Mar 2011 09:19:45 +0000</pubDate>
        <category>DİĞER MAKALELER.</category>
      </item>
      <item>
        <title>SFENKS</title>
        <link>http://www.ressamca.gen.tr/readarticle.php?article_id=36</link>
        <guid>http://www.ressamca.gen.tr/readarticle.php?article_id=36</guid>
        <description><![CDATA[Eski Mısır uygarlığından kalma, aslan bedenli, kadın başlı ve kanatlı heykel. Eski Mısır sanatında, Sfenks bazen bir tanrı, bazen de bir krallık efijisi olarak görülmüştür. Gücü çoğunlukla, pençeleri arasında, yere serilmiş bir insan tutmasından anlaşılır. Sözgeli*mi, Teb'deki bir mezarda bulunan sa*kallı bir Sfenks'in bir pençesi altında üç adam yatmaktadır. Çok sayıdaki Sfenks arasında en ünlüsü, Gize'deki büyük Sfenks'tir. İkinci Teb İmpara*torluğu (İ.Ö. XVI. yy. - XI. yy.) döne*minde tören alaylarının geçtikleri bü*yük yolların her iki yanında boydan boya sıralanmış olan heykeller de ço*ğunlukla Sfenks olarak adlandırılır. Sfenks görüntüsü Yunan mitolojisin*de büyük ölçüde zenginleşmiştir. İlk örneğine Yunan ozanı Hesiodos'ta raslânır; ona göre Sfenks, köpek Geryon ile canavar Ekhidna'mn çocuğu*dur.&lt;span class=&quot;copyright style=&quot;&gt;Kaynakwh: &lt;a href=&quot;http://www.webhatti.com/kultur-sanat/477455-tum-sanat-dallari-ve-ozellikleri.html&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;&lt;img src=&quot;http://www.webhatti.com/smiley.gif&quot; border=&quot;0&quot; alt=&quot;Tüm sanat dalları ve özellikleri&quot; title=&quot;Tüm sanat dalları ve özellikleri&quot; /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span class=&quot;copyright style=&quot;&gt;Kaynakwh: &lt;a href=&quot;http://www.webhatti.com/kultur-sanat/477455-tum-sanat-dallari-ve-ozellikleri.html&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;&lt;img src=&quot;http://www.webhatti.com/smiley.gif&quot; border=&quot;0&quot; alt=&quot;Tüm sanat dalları ve özellikleri&quot; title=&quot;Tüm sanat dalları ve özellikleri&quot; /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;OİDİPUS VE SFENKS&lt;br /&gt;Sfenks ve Oidipus efsanesi, Sfenks' in Yunan mitolojisindeki önemini gös*terir. Sfenks ya Hera, ya Ares ya da Hades tarafından, Boiotia'nm altını üstüne getirmek üzere gönderilmiş bir beladır. Ekhidna ve Typhon'un kızı olan bu dişi canavar, bir kayalık üs*tünde uluyarak korkunç bir sesle an*laşılmaz'sözler söyler; yanından ge*çen ve sorduğu soruyu yanıtlayamayan her canlı yaratığa önce saldırır, sonra da parçalayıp yer. Thebai hal*kı (burada kuşkusuz Yunanlıların Thebai kenti söz konusudur) bu cana*vardan nasıl kurtulacaklarını bile*mezken Oidipus çıkagelir; Sfenks, Oidipus'un yolunu keserek ona şu soru*yu sorar: &quot;Tek sesli olan ve öbür var*lıklar arasında eşi bulunmayan, önce dört, sonra iki, daha sonra da üç ayak üstünde duran ve ne kadar çok ayağı varsa o kadar güçsüz olan varlık han*gisidir?&quot; Oidipus bunu, &quot;İnsan&quot; diye yanıtlar; çünkü insan, çocukken dört ayak üstündedir (yani emekler), olgunlaşınca iki ayağı üstüne kalkar, yaş*lanınca da iki ayağı üstünde bastonu*na yaslanarak yürür. Bu yanıt üstü*ne düşkırıklığma uğrayan Sfenks, bir efsaneye göre tepesinde bulunduğu kayalıktan kendini aşağı atar, bir baş*ka efsaneye göre de Oidipus tarafın*dan mızrakla öldürülür. Bütün bunların ötesinde, Sfenks, her şeyden önce, bir mezar simgesidir; mezarlarda ya da gömütlüklerde bu*lunan pek çok parçanın bir başka açıklaması da yoktur. Genellikle bir sütunun tepesine tünemiş olan Sfenks, mezar üstünde yer alan simgelerden biridir. Ama bu temadan hareketle, rolü değişebilmiştir. Sfenks'in, pençe*leri arasında bir insan bulunan Doğu' ya özgü görünümü, giderek mezarlık şeytanı ve ölümün yardımcısı olan Sfenks'in doğmasına yol açmıştır; bazı anıtlar da zaten bu anlamı yansıtırlar; bu nedenle de Milo'da bulunmuş bir kabartmada, Sfenks, pençeleri arasında bir insan figürünü kaçırırken gösterilmiştir. Çoğunlukla Sfenks gö*rüntüsü bir mezar üstüne Apotropaion (yani ölünün ruhunun koru*yucusu) olarak konmuştur.]]></description>
        <pubDate>Thu, 06 May 2010 09:58:37 +0100</pubDate>
        <category>GÖRSEL SANATLAR BİLGİSİ.</category>
      </item>
      <item>
        <title>SERAMİK</title>
        <link>http://www.ressamca.gen.tr/readarticle.php?article_id=35</link>
        <guid>http://www.ressamca.gen.tr/readarticle.php?article_id=35</guid>
        <description><![CDATA[Fırında pişirme yoluyla çanak-çömlek yapma sanatı.Yunanca &quot;kil&quot; anlamındaki keramikos sözcüğünden türetilmiş olan sera*mik terimi, pişmiş topraktan, işlenme*miş, cilalı, emaye, fayans, kumtaşı (gre), porselen (yumuşak, sert ya da iki kez pişmiş [bisküvi]), vb. her türlü parçayı belirtmek için kullanılır.&lt;br /&gt;ÇOK ESKİ BİR SANAT&lt;br /&gt;Binlerce yıllık bir geçmişe dayanan ve insanın öğrendiği ilk teknik olan sera*mikçilik, yöntemleri en az değişikliğe uğramış bir sanattır: Sanayi makine*leri, bileşimi temelde hep aynı kalan bir hamura (yağ gidericilerle karıştırıl*mış kil) biçim vermek için, çömlekçi*nin hareketleri*ni yinelemekten başka bir şey yap*maz. Seramik eşyanın yapılacağı maddenin değişimi, Cilalıtaş devrindeki gibi, fırında pişirme yöntemiyle sağlanır. Seramik eşyalar, gerek ha*murun bileşimi, gerekse pişirme yön*temiyle nitelik açısından ayrım göste*rirler. Bütün hamurlar, farklı nitelikte olabi*len kil (biçim verici öğe) ile çeşitli yağ-giderici öğelerden (kum, kuvars, kül, bitki parçacıkları, saman, öğütülmüş kalsit, vb.) oluşur. Ergitici bir madde*nin katılması, hamurun derinlemesi*ne camlaşmasını sağlar ve böylece kumtaşı ya da porselen elde edilir. Ayarlamaya göre, hamurun katılaş*masını ya da camlaşmasını sağlayan ve her hamur formülüne özgü mineral bileşimlerinin (yağgiderici ve ergitici) tepkisine yol açan pişirme, belirleyi*ci bir rol oynar. Elde edilen parçayı geçirimsiz kılan sırla kaplı seramikler için iki pişim zorunludur: Süslü fa*yanslar ve porselenler önce düşük sı*caklıkta pişirilir. Bu ilk aşamada el*de edilen bisküvi hamur, toz halinde*ki emayla kaplanır, sonra üstüne yük*sek ateşe (950°-980°C) dayanıklı bo*yalarla desen çizilir. Suyu geçirmeme*leri için sırlanmaları gerekmeyen kumtaşları, tek bir pişimde iyice pişi*rilir. Bazı süslemeler için özellikle bo*ya kullanıldığında, hafif ateşte üçün*cü bir pişim daha zorunlu olmaktadır; bunun nedeni de kırmızı boyaların yüksek ateşe dayanıklı olmamalarıdır. Fırınlar, başlangıçta, içine yerleştiri*len parçaların pişmesi için gereken ve alevlerle doğrudan doğruya iletilen sıcaklığı sağlayan güçlü bir yakıtın sü*rekli beslendiği geniş bir ocaktan olu*şuyor, sıcaklığın eşitsiz biçimde dağı*lışı pek çok parçanın bozulmasına yol açıyordu. Modern fırınlar, alevin ocak içindeki yolunu yönlendirecek bi*çimde yetkinleştirildi: Yanlardaki mazgallardan giren alev, fırının tava*nına kadar yükseldikten sonra dipte*ki açıklıklardan tabana geri döner. Süslemeler, yeşil, mavi, sarı renkleriy*le sınırlıysa, yüksek ateş kullanılır. Kırmızı ve pembe tonları, yaldız ve in*ce tonlar için hafif ateşte çalışılır. Her atelyenin deneyim araştırma ve göz*lemlerinin ürünü olan kendi modelle*ri vardır. Seramikçi, her pişirimde fi*rma atılan kırık tabak, çanak, vb. de*neme parçalarının gösterdiği tepkile*ri inceleye inceleye ustalaşır. Renkler*deki ince ayrıntılar, değişik görünüm*ler, hamuru oluşturan maddelerden kaynaklanır: Bu maddelerin içerdik*leri metalsiler, pişirmenin indirgeyi*ci ya da yükseltgeyici atmosferde ya*pılıp yapılmadığına göre, farklı renk tepkimelerine yol açar.&lt;br /&gt;TARİHÇE&lt;br /&gt;Seramiğin evrimi, başlagıçtan günümüze kadar teknik niteliğini (sertlik ve geçirimsizlik) yetkinleştirmeyi amaçlayan araştırmaları izledi. Tarihöncesi'nden kalma çömlek çeşitlerinin sa*yısı son derece yüksektir. Dünyanın her yerinde, Avrupa'da, Asya'da ve Kolomb öncesi Amerika'da plastik süs*lemelerin (çizikler, oyuklar, biçim ve*rilmiş hamurla süslemeler, vb.) renk*li süslemelerden önce ortaya çıktığı fark edildi. Avrupa'da bilinen ilk tür olan deniz kabuklu (IV. binyıl) sera*miklerde, kabuklular m dişli çenekleriyle çizilen motifler yer alıyordu. En eski renkli çanak-çömleğe Sus ve Mısır'da raslandı. Girit'te II. binyılda bu sanatın en güzel örnekleri verildi. Ko*lomböncesi seramikçileri, biçimlerde*ki buluşlarıyla, plastik ve renkli süslemeleriyle (çokayaklı, çokağızlı, in*san biçimli, hayvan biçimli, vb. vazo*lar) sivrildiler. İ.Ö. VIII. yy'dan III. yy'a kadar, Eskiçağ Yunan vazoları renkli süslemeleriyle sanat eserleri arasına katıldı.&lt;br /&gt;Uzun süre, Çin'deki pişirme sanatla*rının eskiliği abartıldı, oysa burada çanak-çömlek yapımı ancak III.binyılda ortaya çıkmıştı. Ne var ki, birinci binyılın bitiminden önce, yüksek sı*caklıkta camlaştırmayı ilk kez Çinliler uyguladı daha sonra gerçek sert porselen olan kumtaşını (olasılıkla X. yy'a doğru) buldular. Batı dünyasının hay*ranlığını kazanan süslemeler, pişme*miş toprak üstüne vurulmuş harika kobalt mavileri ve ilk erikçiçeği süs*lemeleri hep Ming sülalesi dönemin*den (1368-1644) kalmadır. Çing süla*lesi döneminde çokrenkli (pembe, ye*şil ve siyah &quot;ailelerinin&quot; ortaya çıkması) süslemede yetkinleşmeye erişilmesiyle seramik sanatı en parlak dö*nemini yaşadı. Bu alanda aşırı virtüözlüğe kaçılarak abartmaya gidilme*si, Çin porseleninin XVIII. yy. sonla*rından başlayarak gerilemesine yol açtı.&lt;span class=&quot;copyright style=&quot;&gt;Kaynakwh: &lt;a href=&quot;http://www.webhatti.com/kultur-sanat/477455-tum-sanat-dallari-ve-ozellikleri.html&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;&lt;img src=&quot;http://www.webhatti.com/smiley.gif&quot; border=&quot;0&quot; alt=&quot;Tüm sanat dalları ve özellikleri&quot; title=&quot;Tüm sanat dalları ve özellikleri&quot; /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;Seramik sanatını Çinlilerden öğrenen Japonlar, özellikle çay töreni gelenek*lerine bağlı olarak, belli biçimlerde kumtaşı çömlekçiliğini geliştirdiler. Çin taklidi porselenler ancak XVII. yy'dan başlayarak gelişti. Batı dünya*sında, Galya ve İtalya'daki Roma be*ğenisinden etkilenen atölyelerde, yal*nızca madeni kapkacağı taklit eden seramikler yapılıyordu ve üstünde mühür taşıyan çanak-çömlek uzun bir süre ağırlığını korudu. Büyük istilalar sonucunda işliklerin yıkılması üstüne Avrupa'da, XV. yy'a kadar kaba kil*den yapılmış pişmiş toprak çanak-çömlekten başka bir şey oluşturulma*dı. Bu eşyalar roman sanatı dönemin*de cilalandı, bir başka deyişle kahve ve sarımsı yeşil renklerle sınırlı, kur*şunlu saydam bir vernikle kaplandı (geçirimsizliği tam olarak sağlanama*mıştır). Toprak eşyaların emayla kap*lanarak geçirimsiz kılınmalarını sağ*layan ve rahatça süslenmelerine ola*nak veren yüksek ateş tekniği XII. yy'da bütün İslam dünyasında uygu*lanırken Avrupa'ya ancak XV. yy'da yayıldı. Fayansın gelişmesi, İtalya'da özellikle Floransalı usta Della Robbia tarafından yapılan araştırmalar ile Sicilya, Balear adaları ve İspanya'da yerleşmiş olan Arap çömlekçilerinin, formülünü bildikleri Endülüs çinileri*nin yapım usullerinin Faenza atölye*lerinde uygulanması sayesinde ger*çekleşti. XV. yy'da İtalya'da açılan, daha sonra XVI. yy'da her yerde gö*rülen atölyeler, süslemelerdeki üslup*larıyla birbirlerinden ayrılırlar. Bianchi ve a compendario denen Faen*za türü, özellikle Fransız seramikçile*rini etkilemiştir. Delft seramiği Çin süslemelerini taklide yönelmiş ve da*ha sonra Alman ve İngiliz atölyeleriy*le, Fransa'da Nevers'le birlikte XVIII. yy'a kadar çok önemli olacak Rouen atölyeleri tarafmdan taklit edilmiş*tir. XVIII. yy. başlarında fayans sof*ra takımlarının ulaştığı gelişme, Louis XIV döneminin mali güçlüklerinden kaynaklanır, 1709'da kral, altın sof*ra takımlarını eritmeye göndererek yerlerine porselen almaya karar ver*mişti. Çevresindeki dalkavuklar da büyük bir gösterişle kendisine öykün*düler. Ancak yeşil, mavi ve sarı ton*larla sınırlı kalan süslemeler, artan fabrika sayısına karşın pek az bir ye*nileşme gösterdi. Kırmızı ve pembele*rin kullanımıyla, süslemelerde tam bir yenilenmeye ulaşmak için, 1738'de J. Hannong'un buluşu olan hafif ateşte süslemelerin ortaya çıkmasını bekle*mek gerekti. Seramikçi ailesi olan Hamıonglar daha sonra, porselen ya*pımına başladılar ve bu da, krallık atölyelerine rakip olan fabrikalarının çöküşüne yol açtı. Çinlilerin sırrını sakladıkları sert ve ışığı geçiren por*selen, çok yüksek sıcaklıkta ve bir pi*şimde, özellikle de hamurun bileşi*miyle (feldispat, kuvars ve kesinlikle bulunması gereken kil, yani kaolin) el*de edilir. Marco Polo'nun Batı'ya ge*tirdiği ilk porselen eşyalardan sonra, bütün ülkelerde araştırılan formül, ancak 1709'da Avusturyalı kimyacı Böttger tarafından, imtiyazını başka Alman fabrikalarıyla birlikte kulla*nan Meissen fabrikası adına keşfedil*di; Fransa'daysa kaolin yokluğu nede*niyle, Vincennşs fabrikası, 1769'dan önce porselen yapımına geçmedi. Öte yandan, Limoges kenti, porselen sana*yisinin en büyük merkezi olurken, Sevres'e taşman krallık fabrikaları daha ince eşyalarda kendini gösterdi: Mat porselenler; çiçek motifleri, mavi ton*ları ve yaldız süslemeleriyle ünlü çok*renkli parçalar.&lt;br /&gt;Seramik eşyada XVIII. yy'ın bir özel*liği olan ilginç çeşitlilik (çokrenklilik, yaldızlamalar, yumuşak hamurlar, in*ce fayanslar, fritler, vb.) porselen for*mülünü bulmak için yapılan araştır*maların bir sonucudur. XVI. yy'dan beri girişilmiş olan bu araştırmalar, XVII. yy. sonlarından başlayarak Hindistan Şirketi tarafmdan getirtilen eş*yalara gösterilen ilgi ve daha sonra Böttger'in buluşuyla, Meissen fabri*kalarında, vb. çalışan işçilerin yarat*tıkları rokoko üslubundaki değerli bib*loların Avrupa pazarına sürülmesiyle daha da hızlandı. Prensler ve hü*kümdarlar tarafından kurulan ve mali açıdan desteklenen (Chantilly'deki gi*bi) pek çok fabrika XVIII. yy. sonların*da tümüyle ortadan kalktı. XIX. yy'da hiçbir yenilik görülmedi. Çok sayıda fabrika ortadan kalktı. Seramiğin tü*müyle işeyararlığa dönük bir sanayi dalı haline gelmesiyle sanatta büyük bir gerileme oldu. Yalnızca Lorraine ve Paris bölgesindeki (Montereau, Creil, Choisy) toprak eşya ucuz seri imalata bir yenilik getirdi. 1880'e doğ*ru, süsleme sanatlarındaki yenilik ha*reketleri bu alanda etkiledi. 1945'ten sonra seramik sanatı, özellikle rüstik, kumtaşı, fayans ve çömlekler alanın*da görülmemiş boyutta bir yenileşme*ye girdi. Bu akıma iki büyük okul ege*men oldu: Picasso'nun çokrenkli emaylı fayanslar modasına öncülük ettiği Vallauris ve Paul Beyer'in son bir yüzyıldır sönmüş bulunan fırınla*rı yeniden yaktırarak çok güzel tuzlu kumtaşları pişirdiği La Borne. Her yerde amatör ya da profesyonel ba*ğımsız pek çok elsanatçısı yeni yeni seramikler bulmakta ve elde biçimlen*dirmektedirler.]]></description>
        <pubDate>Thu, 06 May 2010 09:57:42 +0100</pubDate>
        <category>GÖRSEL SANATLAR BİLGİSİ.</category>
      </item>
      <item>
        <title>MOZAİK</title>
        <link>http://www.ressamca.gen.tr/readarticle.php?article_id=34</link>
        <guid>http://www.ressamca.gen.tr/readarticle.php?article_id=34</guid>
        <description><![CDATA[Değişik renklerde, küçük taş, pişmiş toprak yada mermer parçalarının, geometrik biçimler, figürler yada fi*güratif sahneler oluşturacak biçimde yan yana getirilmesiyle yapılan resim yada bezeme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ESKİÇAĞ MOZAİKLERİNİN KONULARI&lt;br /&gt;Eskiçağ'da yapılan mozaikler, kamu yapılarının yada zenginlere ait özel evlerin duvarlarım veya tavanlarını süslemeye yarardı. Bu mozaiklerde çeşitli konular işlenirdi. Pompei'deki bir mozaikte bir savaş sahnesi ele alınmış, Albani Villası'ndaki bir baş*ka mozaikte bir felsefeciler okulu ko*nu edilmişti. Hadrianus'un villasında (Villa Hadriana) bulunmuş olan mozaikteyse su dolu bir kadehin kenarına konmuş dört güvercin görülür. Yemek odalarının döşemelerini oluşturan mozaiklerde de masadan düş*müş hissini veren kırıntılara, artıkla*rın görüntülerine yer veriliyordu. Bu &quot;süpürülmemiş zemin&quot; görüntülerine Delos'ta, Pompei'de, prokonsüllük dö*nemi Afrika&amp;#8217;sındaki Eski Roma kent*lerinde rastlanmıştır. En büyük mozaikler (12 m uzunlukta, 10 m genişlikte) Kuzey Afrika'da ortaya çıkarılmıştır, bunlardan bazıla*rı Tunus yakınlarındaki Barda Sarayı'ndaki müzede sergilenir; müzede ayrıca Roma, İbrani yada Hıristiyan kökenli altı yüzün üstünde mozaik var*dır. İşlenmiş olan konular son derece çeşitlilik gösterir (mitoloji, tarih, ede*biyat, günlük yaşamdan kesitler, ye*mekler, oyunlar, av sahneleri, gladya*törlerin karşılaşmaları, hayvanlar, vb.) &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MOZAİK TEKNİĞİ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mozaik yapımı her şeyden önce düz bir fon gerektirir; titizce hazırlanan fon, yağlı macun yada çimento taba*kasıyla kaplanır; bu fon üstüne, sanat*çı, yapacağı figürlerin çevre çizgile*rini (yada konturlarını) çizer, ardın*dan macuna, figürün oluşması için ge*rekli parçacıkları (kimi zaman, 1 m2lik bir alan için 30 000 ile 50 000 arasın*da küçük küp biçimli parçanın gerek*tiği hesaplanmıştır) bir bir batırıp yer*leştirir. Daha sonra da bütün yüzeyi perdahlayarak yapıtını tamamlar. Bizanslı mozaikçilerin, desenin gerektir*diği durumlarda, küçük küp biçimli öğeleri, plastik bir belirtiyi sunabil*mek yada bir kıvrımı, vb. belirginleştirebilmek için, düzleme göre eğik bi*çimde kullanırlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MOZAİK OKULLARI&lt;br /&gt;Mozaik sanatının varlığını sürdürdü*ğü yerlerden biri de İtalya'dır. Ravenna'daki Sant'Apollinare ve San Vitale kiliseleriyle (İustinianos ve Theodora'nın mozaikleri) Roma'daki ilk Hıris*tiyan bazilikalarında Bizans dönemi*ne özgü mozaiklerin en güzel örnekleri bulunur. &lt;br /&gt;Mozaik sanatının yeniden kendini gös*termesi, XI. yy. başlarında, Venedik hükümetinin, Bizans geleneğinin çok iyi korunmuş olduğu İstanbul'dan (Ayasofya) çok sayıda mozaik sanat*çısını San Marco Bazilikası'nın (mo*zaikle kaplı 4 240 m2'lik bir yüzey) de*korasyonunda çalışmak üzere Venedik'e çağırdığı döneme rastlar. Bu olaydan sonra Venedik bir sanat merkezi haline geldi ve burada yetişen pek çok sanatçı, İtalya'nın her yanı*na yayıldı.&lt;br /&gt;XIII. yy.da Floransalı mozaikçiler ev*rensel bir üne kavuştular. XIV. yy.daysa Roma okulu sesini duyurma*ya başladı. Roma mozaikleri mermer, cam, vb.nden, boyu eninden uzun olan küçük parçaların birleştirilmesiyle oluş*turuluyordu. Bu parçaların boyutları gerçekleştirilen yapıtın büyüklüğüne göre değişiyordu. Mücevhercilik ala*nında kullanılan mozaik de bir çeşit Roma mozaiğiydi. XVI. ve XVII. yy.larda papalar oriji*nallerini Vatikan'a taşıyabilmek için San Pietro Bazilikası'nı süsleyen ve aralarında Raffaello'nunkilerin de bu*lunduğu pek çok ünlü tablonun moza*ikten kopyalarını yaptırdılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MODERN MOZAİKLER &lt;br /&gt;İtalya seferinden döndükten sonra Napolyon Paris'te bir mozaik okulu kurdu ve yönetimini ünlü mozaik sa*natçısı Belloni'ye verdi. Varlığını an*cak birkaç yıl sürdürebilen bu okul, çok sayıda ve iyi nitelikli yapıt oluş*turdu.&lt;br /&gt;Meksikalı ressam Diego Rivera'run çalışmaları (Mexico'daki Ayaklanan*lar Tiyatrosu'nun dekorasyonu) bir kenara bırakılırsa, çağdaş sanatçıla*rın, çok seyrek olarak mozaik sanatı*na başvurdukları görülür. Bununla birlikte, Robert Delaunay'in iki moza*ik çalışması (Gereç Denemesi, 1938-1939), Fernand Leger'nin NotreDame d'Assy için yaptığı cephe ve Biot'da kendisine ayrılmış olan müze*nin, seramikçi Roland Briçe (Leger' nin hazırladığı maket üstüne) tarafından gerçekleştirilmiş olan cephesi, Jean Bazaine'in Unesco'nun Paris' teki merkez binası duvar süsleme*leri, Paris Radyoevi'ni süsleyen Jean Bazaine ve Gustave Singier'nin ça*lışmaları, vb. ilgi çekicidir.&lt;br /&gt;TÜRKİYE'DE MOZAİK&lt;br /&gt;Anadolu'da III. -V. yy.lardan kalma Roma mozaiklerine, Antakya ve çev*resiyle Ege bölgesinde Taşlanmakta*dır. Roma mozaikleri renkli taşlar bi*çiminde, insan ve hayvan figürleriyle yapılmıştır. Bizans'tan kalan mozaiklerse, daha çok İstanbul'da görülür. Ayasofya'da bulunan mozaikler, ke*mer, narteks, tonoz, galeri ve kubbe*lerde yer alır. Bunlar, renkli cam, taş, altın varaklarla yapılmıştır ve daha çok İsa ile Meryem'i betimlemektedir.&lt;span class=&quot;copyright style=&quot;&gt;Kaynakwh: &lt;span class=&quot;copyright style=&quot;&gt;Kaynakwh: &lt;a href=&quot;http://www.webhatti.com/kultur-sanat/477455-tum-sanat-dallari-ve-ozellikleri.html&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;&lt;img src=&quot;http://www.webhatti.com/smiley.gif&quot; border=&quot;0&quot; alt=&quot;Tüm sanat dalları ve özellikleri&quot; title=&quot;Tüm sanat dalları ve özellikleri&quot; /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;a href=&quot;http://www.webhatti.com/kultur-sanat/477455-tum-sanat-dallari-ve-ozellikleri.html&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;&lt;img src=&quot;http://www.webhatti.com/smiley.gif&quot; border=&quot;0&quot; alt=&quot;Tüm sanat dalları ve özellikleri&quot; title=&quot;Tüm sanat dalları ve özellikleri&quot; /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;Edirnekapı'daki Khora Kilisesi'nde (günümüzde müze olarak kullanılan Kariye Camisi) bulunan mozaikler XIV. yy.a aittir. Özellikle dış nartekste bulunan mozaiklerde, Meryem' in Beytullah&amp;#8217;ına yaptığı yolculuğu an*latan altın varaklı mozaikle, Filistin' deki Nasıra kentini canlandıran mo*zaik en güzellerindendir. Çarşamba'daki Pammakaristos Kilisesi'nin (günümüzde Fethiye Camisi, XIII.- XIV. yy.) kubbesindeki dilimlerde yer alan 12 havari mozaiğiyle, ortada İsa'yı gösteren mozaik dikkat çekicidir. İstanbul Yedikule'deki Hagios İoannes Prodromos Bazilikası'ndaki (günümüzde İmrahor İlyas Bey Camisi, XIII. yy.) yer mozaiği mermerdendir ve geç*meli motif biçiminde yapılmıştır. İs*tanbul'daki eski Mozaik Müzesi'nde VII.-IX. yy.lara ait hayvan figürlü, renkli taş mozaikler bulunur. İstanbul dışında, İznik'te (İznik Ayasofyası, XI. yy. sonrası), Kadirli'de ve Misis'te bulunan bazilikalarda, Bursa'da Orhan Gazi Türbesi'nin yapıl*dığı yerde bulunan eski Bizans yapı*sının kalıntılarında, Demre'de Aziz Nikolaos Kilisesi'nde, vb.nde yer mozaiklerinin değişik örnekleri görü*lür. Anadolu'da Türklerin yaptığı mimar*lık eserlerinde, mozaikten çok çini süslemeye önem verilmiştir. Anadolu'da, Artukoğullarına ait Marufiye Medresesi'nde (XII yy.) selsebilde bulunan taş mozaikler, siyah ve beyaz olmak üzere iki renkli olarak düzenlenmiştir. Altıgenler, üçgenler, yıldızlar ve baklavalar biçimindedir. Taş mozaiğin bir başka örneği de Di*yarbakır Artuklu Sarayı'nda bulunur (XIII. yy.). Daha önce Roma ve Bi*zans'ta görülen cam mozaikler ilk kez bu sarayda kullanılmış, ama sürdürülmemiştir. Cam ve taş mozaikler, selsebilli havuzda ve su kanallarında kullanılmıştır. İç içe ve geometrik motiflerden oluşan bu mozaikler çok renklidir. Özellikle siyah rengin kul*lanılış biçimi ilgi çekmektedir. Anado*lu'da gerek beylikler, gerekse Selçuk*lular dönemindeki mimarlık yapıları*nın iç süslemesinde daha çok mozaik çini kullanılmıştır (Konya Karatay Medresesi, Malatya Ulucamisi; Bey*şehir Eşrefoğlu Camisi). Sonraki dö*nemlerde, özellikle Osmanlılarda, mo*zaik süslemenin yerini çini levhalar almıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ANADOLU DIŞINDAKİ TÜRK MOZAİĞİ&lt;br /&gt;Anadolu dışında Gaznelilerde ve Karahanlılarda çini mozaiklerin kullanıl*dığını gösteren kimi kalıntılar bulun*muştur.&lt;br /&gt;Mısır'da Memluklara ait Şeceretüddür Türbesi'nin (1257) mihrabında ilk olarak altın zemin üstüne renkli mo*zaik süsleme görülür. Kahire'deki Kalavun külliyesinde (1285) caminin mihrabında, türbe duvarlarında selsebilli havuzda mermer, taş ve altın mozaik kullanılmıştır. Mısır'daki Tolunogullarına ait Ahmet Bin Tolun (yada Tolunoğlu) Camisi'nde,(876-879) Memluk*lar döneminde yapılan altın mozaikli mihrap, döneminin en güzel örnekle*rindendir. Memluklara ait öbür yapı*larda mozaik süslemeye büyük ölçü*de yer verilmiştir.]]></description>
        <pubDate>Thu, 06 May 2010 09:57:09 +0100</pubDate>
        <category>GÖRSEL SANATLAR BİLGİSİ.</category>
      </item>
      <item>
        <title>EBRU SANATI</title>
        <link>http://www.ressamca.gen.tr/readarticle.php?article_id=33</link>
        <guid>http://www.ressamca.gen.tr/readarticle.php?article_id=33</guid>
        <description><![CDATA[TARİHÇE &lt;br /&gt;Kâğıt bezeme sanatlarının en önem*lisi olan ebruculuğun ne zaman baş*ladığına ilişkin kesin bir belge yok*tur. Çok eski kitap ciltlerinde, yan kâğıdı (kapak ile kâğıdı bağlayan kâğıt) olarak görülür; eski murakka (albümler) içindeki yazıların kenar*larında ve pervazlarında da ebru kâğıtlarına rastlanır. Söz konusu ki*tapların basım yılları bilinse bile, bu tarih, içlerindeki ebruların tarih*leri sayılamaz; çünkü bu tür eski yazma kitaplar, yüzyıllar boyu pek çok kez onarılmış, yenilenmiştir; dolayısıyle, içlerindeki ebru kâğıtları söz konusu işlemler sırasında kon*muş olabilir. Bu nedenle, ebruculu*ğun başlangıç tarihinin belirlenme*sinde, zamanı saptamak açısından, üstünde yapım tarihi yazılı olan ebru kâğıtlarından yola çıkmak en doğru yoldur.&lt;br /&gt;Hafif ebru denen ve üstüne yazı ya*zılması için soluk renklerden yapıl*mış ebru kâğıtları, tarih saptanması açısından önemlidirler. En eski ebru kâğıtlarının, XV.-XVI. yy'lardan kaldıkları ileri sürülür. Türkistan' da doğan bu sanat, oradan İran'a ve Türkiye'ye geçmiş ve en seçkin örnekleri ülkemizde ortaya konmuş*tur (söz konusu örnekler .Topkapı Sarayı Müzesi'ndedir). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KULLANILAN GEREÇLER Ebru yapımında, kâğıdın yanı sıra, üç ana madde kullanılır: Boya; kitre; sığır ödü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BOYA. »Ebru kâğıdının yapımında, doğadaki renkli kayaç ya da toprak*tan elde edilen ve toprak boya denen boyalar kullanılır. Bunlar madeni ya da bitkisel kökenli ve su*da erimeyen boyalardır. Bazı yer*lerde ebru yapımında yağlı boya da kullanılır ama, bu tür boyalarla ger*çek ebru elde edilemez. Ebruculuk*ta anilin boyalar da kullanılmaz; çünkü bu boyalar, üstüne serpile*cekleri kitreli suyun içinde erir, dolayısıyle kâğıdın yüzeyinde tutuna*maz, dökülürler. Kısacası, ebrucu*lukta kullanılacak boyaların suda erimemeleri, yağ içermemeleri (yağ ebruyu bozar) gerekir. Ebru yapı*mında kullanılacak boyalar, son de*rece iyi ezilmiş ve küçük zerreler haline gelmiş olmalıdırlar (iyi ezil*memiş boyalar kitreli suyun üstünde duramaz, dibe çöker, o zaman da kâğıtta ebrulaşma olmaz). Ebru kâ*ğıdının boyaları düzgün bir mermer üstündeezilir. Destesenlt (el taşı) denen özel biçimdeki ve ağırlıktaki bir araçla boya taşları, sulu bir or*tamda melhem kıvamına getirilir. Su eklenerek sürekli melhem kıvamında tutulan ezilmiş, inceltilmiş boyalar, ana kaplarda ayrı ayrı renkte sak*lanır. Suda erimediği için boya zamanla dibe çöker ve kâğıt yapımı sırasında sulandırılır. &lt;span class=&quot;copyright style=&quot;&gt;Kaynakwh: &lt;a href=&quot;http://www.webhatti.com/kultur-sanat/477455-tum-sanat-dallari-ve-ozellikleri.html&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;&lt;img src=&quot;http://www.webhatti.com/smiley.gif&quot; border=&quot;0&quot; alt=&quot;Tüm sanat dalları ve özellikleri&quot; title=&quot;Tüm sanat dalları ve özellikleri&quot; /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KİTRE- Üstüne boya serpilecek suya lüzucet (ağdalılık yani yapışkan bir koyuluk) vermek için kullanılan zamk, kitre diye adlandırılır. Ana*dolu'da yetişen geven (astragalus) türlerinin gövdelerinden sızan ve havada katılaşan beyaz ya da krem renkli bir maddedir (plakaya da şeritler halindeki bu maddenin yapış*kanlık özelliği fazla değildir; eczacı*lık, dokuma, kozmetik sanayilerinde de yaygın biçimde kullanılır). Ebru kâğıdı yapımında plaka biçiminde olan kitre yeğlenir. Ebru yapımında eskiden, kitre zamkı yerine, keten tohumu, salep, ayva çekirdeği, deniz*kadayıfı, boy tohumu da kullanılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SIĞIR ÖDÜ. Boyaların su üstünde, dibe çökmeden dağılması-yayılması için, yüzey gerilimi sağlayan ve saf*ra asitleri içeren sığır ödü kullanılır: Bozulmaması için önceden kaynatı*larak saklanır (aynı amaçla koyun ödü, kalkan balığı ödü, pikrik asit, tütün yaprağı suyu ya da haraza su*yu da kullanılmaktadır). Ebrunun içinde yapılacağı tekne, budaksız çam tahtasından yapılır ve çidene diye adlandırılır. Çinko ya da galva*nizden olanları da vardır. Tahtadan yapılanlarının, su kaçırmaması için zift kaplanması gerekir. Dikdörtgen biçimindeki teknenin derinliği 6 sm kadardır; eni ile boyu da, yapılacak kâğıtlara göre değişir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EBRUNUN YAPILIŞI&lt;br /&gt;Önce kitreli suyun hazırlanması ge*rekir. 100 ölçek su içine (eskiden ebru için yağmur suyunun kullanıl*dığı söylenmektedir), bir ölçek kitre zamkı katılıp, en az bir gece, karış*tırılarak bekletilir; böylece zamkın erimesi sağlanır. Kitreli su, kalın bir bez torbadan süzülerek asıl ebru*nun yapılacağı tekneye dökülür; koyuysa, salep kıvamına gelene kadar su eklenir, önceden ezilen boyalardan az miktarda, bir fincan içine alınır. Suda fazla yayılması is*teniyorsa fazlaca öd, yayılması is*tenmiyorsa az miktarda öd eklene*rek, at kuyruğundan özel olarak yapılmış fırça yardımıyla, tekne üs*tündeki kitreli suya serpilir. İçlerin*deki öd derecesine göre boyalar su*da yayılır (öd, boyaların birbirine karışmadan yayılmasını sağlar; bu yayılmayı denetim altında tutmak, ebrucunun işidir). Tekne üstünde oluşan şekiller, bir noktadan sonra ebrucunun denetiminden çıkar.Bun*da, kitreli suyun özgül ağırlığı, kul-lanılmışlık derecesi, boyaların öd ile karışma oranı, havanın sıcaklığı ile nemliliği rol oynar. Teknedeki hazır*lık bitince, ebru yapılacak kâğıt, teknenin sağından ya da solundan yavaş yavaş suya yatırılmaya baş*lanır.Bu sırada su ile kâğıt arasın*da hava kalmamasına dikkat edilir. Ebru yapımında cilalı kâğıt kullanıl*maz; daha çok, emme özelliği olan kâğıtlar yeğlenir. Kâğıt ile su ara*sında hava kabarcığı kalırsa, o bölüm suya yanaşmayacağından, boyayı almaz. Bunu önlemek için, bir iğne yardımıyla delinerek kabar*cıktaki havanın çıkması sağlanır. Kâğıdın suya kapatılmasından 10-15 saniye sonra, kitreli su üstündeki nakışlar kâğıda geçmiş olur. Ebruyu yapan kişi, kâğıdı kendi tarafındaki köşelerden tutup, öne doğru çekerek su yüzünden kaldırır. Tekneden kal*dırılan kâğıt, uzun çıtalar üstünde gölgede kurumaya bırakılır. Kuru*yan kâğıtlar, mühre denen iki kollu el presi yardımıyla düzeltilip, yüze*yi parlatılır. Buna kâğıdın mührelenmesi denir. Kâğıt üstüne ince bir tabaka halinde geçen kitre, parla*masına ve korunmasına yardımcı olur.Ebru yapılmadığı zamanlarda tekne*deki kitrenin kaymak bağlamaması için, tekne üstüne suya değecek bi*çimde bir kağıt örtülür. Teknedeki, nakışlar ancak tek bir kâğıda çıka*cağından, ikinci bir ebru için suya yeniden boya serpmek gerekir. Bu açıdan ebru, asla kopya edilemeye*cek bir sanat ürünü niteliği taşır. &lt;span class=&quot;copyright style=&quot;&gt;Kaynakwh: &lt;a href=&quot;http://www.webhatti.com/kultur-sanat/477455-tum-sanat-dallari-ve-ozellikleri.html&quot; target=&quot;_blank&quot;&gt;&lt;img src=&quot;http://www.webhatti.com/smiley.gif&quot; border=&quot;0&quot; alt=&quot;Tüm sanat dalları ve özellikleri&quot; title=&quot;Tüm sanat dalları ve özellikleri&quot; /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EBRUDA RENKLER&lt;br /&gt;Ebru yapımında sarı renk için zırnık (arsenik sülfür), mavi için Pakistan' in Lahor (ya da Lahur) kentinden gelen Lahur çividi, yeşil renk için bu ikisinin karışımı, fıstık yeşili için fazla miktarda zırnık, yaprak yeşili için fazla miktarda çivit, lacivert için bedahşi lacivert denen doğal çivit, siyah için is mürekkepçiliğinde kullanılan is, beyaz için üstübeç, kırmızı için demir oksitler içeren kır*mızı toprak (gülbahar), vişne çürü*ğü için Hindistan'daki bir bitkinin kurutulmasından elde edilen lök, tütün rengi için Çamlıca toprağı, vb. kullanılır. Bunlar dışındaki ara ton*lar, renklerin belli oranlarda birbi*rine karıştırılmasıyla elde edilir. Renk aralarında doğal biçimde noktalar bırakmak, boşluklar oluş*turmak için, neft yağı kullanılır ya da su yüzeyine limon kabuğu sıkılarak, çıkardığı esansın aynı işi yapması sağlanır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EBRU TÜRLERİ &lt;br /&gt;Yukarda belirtilen yönteme göre ya*pılan eski tür ebruya tarz-ı kadim ya da battal ebrusu denir. Bu yöntem*de, boyalar serpildikten sonra, elle bir müdahalede bulunulmaz. Battal ebrusu için hazırlanan teknedeki boyalar üstünden, iğneyle ileri geri, sağa sola keskin hareketlerle çizik*ler atılmasıyla elde edilen kâğıda tarama ebrusu ya da gelgit ebrusu denir. Bu hareketler düzensiz ve daire biçiminde olursa, şal örneği diye adlandırılır. İğneyle kıyıdan merkeze doğru şekiller verilirse, bülbül yuvası deseni oluşur. Desen olarak mermer gibi damarları bulu*nan ebrular, somaki ebrusu diye ad*landırılır. Kitre üstüne boya serpil*dikten sonra, üstünde tarak biçimin*de sıkça saplanmış iğneleri olan tahta çubukla tekne üstünde şekiller yapılınca elde edilen ebruya, taraklı adı verilir(kendi içinde geniş taraklı, ince taraklı gibi alt türlere ayrılır). Hafif renkler kullanılarak, üstüne yazı yazmak amacıyla yapılan ebru*lar hafif ebru, neft kullanılarak el*de edilen noktalı ebrular neftli ebru diye adlandırılır.&lt;br /&gt;İlk olarak Ayasofya camisi hatibi Mehmet Efendinin yaptığı, hatip eb*rusu adı verilen türde, koyu olma*yan renk tonuyla atılan bir zemine, koyu renk boyalar bir iğne yardımıy*la ve yakın aralıklarla damla damla bırakılır. Damlalar içine başka renkler de bırakılıp, at kuyruğuyla bunlara değişik şekiller verilince or*taya güzel görüntüler çıkar. Çark-ı felek, yürek, taraklı yürek ve yıldız şekilleri kullanılan hatip ebrusu, ünlü ebrucularımızdan Necmeddin Okyay tarafından geliştirilmiş ve noktaların çiçek motiflerine (lale, karanfil, hercai menekşe, gelincik, gonca gül, kasımpatı, sümbül) benzetilmesiyle,necmeddin ebrusu adı verilen tür ortaya çıkmıştır. Yazılı ebru yapmak için, önceden kâğıt üstüne arap zamkı eriyiğiyle bir yazı yazılır. Kuruyunca, bu kâğıt, ebru teknesine kapatılır. Zamklı bölümler ebruyu kabul etmez ve kâğıt,tekneden üstü yazılı olarak çıkar. Yazılı bölüm, kâğıdın doğal renginde kalır. Ebruda beyaz ya da açık krem rengi kâğıt kullanıldığın*dan, yazılı bölümün beyaz ya da krem rengi mürekkeple yazıldığı sa*nılır. Aslında bu türün özelliği, tek*neden üstü yazılı olarak çıkmasıdır. Kâğıdın yazı yazılacak bölümünün ayrı, kıyılarının ayrı renge boyan*masına akkâse, bu tür kâğıtlara da akkâseli kâğıt denir. Kâğıdın yazı yazılacak bölümünün doğal olarak kalması istenirse, o bölüme arap zamkı sürülür; öbür bölümler ebrulanınca akkâseli ebru oluşur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk ebru sanatının geçmişteki ve günümüzdeki başlıca ustaları arasın*da Hatip Mehmed Efendi (öl. 1773), Şeyh Sadık Efendi (51.1846), Edhem Efendi(1829-1904),Sâmi Efendi(1838-1912), Aziz Efendi (1871-1934), Abdülkadir Efendi 11875-1942), Nec*meddin Okyay (1885-1976), Mustafa Düzgünman (doğ, 1920), Niyazi Sayın (doğ. 1927), vb. sayılabilir.]]></description>
        <pubDate>Thu, 06 May 2010 09:55:28 +0100</pubDate>
        <category>GÖRSEL SANATLAR BİLGİSİ.</category>
      </item>
    </channel>
  </rss>

